Hece Edebiyat Dergisi Röportajı – Düş Kesiği

1. Romanınız Düş Kesiği’yle, İhsan Oktay Anar’ın ardından “Oğuz Atay Roman Ödülü”nü alan ikinci isimsiniz. Ödüller kuşkusuz yazarlar için önemli, bu ödülün ayrıcalığı var mı sizin için?

Bu ödülün ayrıcalığı Oğuz Atay adına düzenleniyor ve veriliyor olması. Bizim kuşağın karışık kafalı yazarları için, kullandığı teknikler, söyleyiş biçimi, ironisi ve mizahıyla karışık hüznü Oğuz Atay’ı çok özel bir yere taşıyor. Ben Oğuz Atay’la alakalı sorulara yazar gözüyle cevap veremiyorum mesela, okur olarak cevaplar vermeyi tercih ediyorum. Bu, yazarla kurduğum bağın, duygusal bağın bir gereği sanki. Oğuz Atay’ın derdini tekniğinden daha fazla önemsiyorum. Bu pencereden bakınca ödül ayrı bir anlam kazanıyor benim nazarımda. Ama öte yandan ödüller parantezinde de konuşmak pek iyi değil aslında, nihayetinde nitelik peşinde koşan ve bir yaradan bahis açmak gereğini duyan yazarların ödülleri pek içselleştiremeyecekleri açık. Takdir önemli, insana gurur veriyor ama her şey bizde başlayıp bizde bitmediği için, verdiğimiz eser zaten aldığımız ödüldür bir bakıma. Bunu bilmek, dahası unutmamak lazım.

2. Düş Kesiği, labirentler ve aynalarla yapılan varsıl kurmaca mantığıyla okurunu hemen bulup, ele geçiren bir roman oldu, yani okur romanın tam ortasında. Yazarı, yapanı sıkan bir soru olsa da sormalı: Romanın bu yordamını, görgüsünü nasıl belirlediniz, benimsediniz, paylaşır mısınız?

İşin tekniğine, nasıl yapıldığına ve nasıl yaptığıma dair de pek söyleyebileceğim bir şey yok. Çünkü böyle bir cevapta her söylediğim, meseleyi biraz daha nesneleştirecekmiş gibi geliyor. Romanın bir mühendislik gerektirdiği söylenir mesela, doğrudur ama kafamızın işleyişi bir garip artık, tabi olanı izah için yapay yöntemler belirliyoruz. Bence iyi bir romandan bahsederken ‘adama bak, mühendis gibi kurmuş yapıyı’ demek yerine, iyi bir mühendislik eserinden mesela bir yapıdan, bir makineden bahsederken ‘adama bak, binayı roman gibi çatmış’ demek lazım. Diyemeyiz tabi, bilimin kutsallığını kabul ediyoruz çünkü. Oysa hikayedir aslolan, inşa değil. Bu konuda postmodern kabul edilen bir roman yazsam da, postmodernistlerden ayrıldığımı, kurmacayı salt bir oyun gibi görmediğimi söyleyebilirim yalnızca. Aklımı zorlayacak bir kurgunun peşine düştüm ama ötesinde gereksizyazar adlı karakterin iç dünyasını aktarmak istedim, onda insana dair, yazan insana dair bir şeyler gördüğüm için.

3. Deli Gömleği’ne gelecek olursak, çoğu öyküde dikkat çeken özellik karakterlerin delilik çizgisine teğet oldukları. Kaçacak yer yok, Bekir; Deli Gömleği’nin başkarakteri; Geceyarısı yarım gece, baba; Dokunabildiğim’in başkarakteri ilk aklıma gelenler. Ayrıca kitabın adı da beni Deliliğin sizin yazı serüveninizdeki karşılığını sormaya yöneltiyor.

İnsana dair bazı duyguların anlatımı için duyguların sonuçları ile ilgilenmek gerekebiliyor. Mesela aşk insanın gözünü kör eder denir, çaresizlik insana hiç olmayacak şeyler yaptırır, acı insanı uçurumlara sürükler. Bunlar bilinir. İnsanın hayata tutunmak için en güçlü güdüsü kendisini kandırma yeteneğini devreye sokması olabilir. Ve insan kendisini kandırmak için gerekçe bulmakta uzman. Tek başına çıplak gerçeğe teslim olamayan insan, kendi gerçekliğini yaratır. Olay biraz bunlardan ibaret. Kitabın adının deli gömleği olmasında öykü seçimleri bir ölçüde belirleyici oldu denebilir bu şekilde bakınca. Öte yandan bilirsiniz ki deli gömleği kendisine ve çevresine zarar vermemesi için giydirilir delilere. Edebiyat benim için bir nevi deli gömleği, beni esirgiyor, biraz komik olacak ama beni insanlaştırıyor.

4. Sizi görmeliydim adlı öykü, içinde postmodernizmin bir unsurunu taşıyor gibi. Metinlerarasılık sezdim ben, yanılıyor da olabilirim tabi ama öykünün ortalarında geçen “Sizi görmeliydim. Böyle bir yazı okumuştum. Başlığıydı bu.” ifadesi Zarifoğlu’nun Sizi Görmeliydim öyküsünü kastediyor sanki.

Evet orada bahsettiğim yazı Cahit Zarifoğlu’nun Sizi Görmeliydim öyküsü. Bu öykünün hikayesini yıllar önce Hüseyin Su’dan dinlemiştim, Beyazıt’ta. Özel bir sohbet olduğu için paylaşamam tabi ama zaten bende iz bırakan bir öykünün yazılış ve Edebiyat Dergisi’nde yayınlanış serüvenini bilmek ayrıca bir irtibat kurmama neden olmuştu öyküyle.

5. Sizi Görmeliydim’in baş karakterinin hayata karşı takındığı tavır, karıştığı olaylar eylemler siyasi bir öykünün içinde hissettiriyor insana kendisini ama öte yandan karakterin apolitik tavrı ortaya çıkıyor, daha doğrusu başka bir hassasiyeti. Nedir bu hassasiyet?

En kısa şekilde ahlak denebilir. Çünkü ahlak her türlü ideolojinin üstünde. İnsan herhangi bir ideoloji tarafından beslenmeden ya da zehirlenmeden doğru ile yanlışı ayırt etme yetisine sahip. Çünkü vicdan sahibi. Karakter aslında arka mahallede rastlanacak tiplerden, eski kabadayılara benzeyen yanları var ama kurgu gereği üniversite öğrencisi olmalıydı ve öyle oldu. Ben taraf olmak meselesini önemsiyorum ama taraf olmaktan kastettiğim dahil olmak değil. Bir sözün doğruluğu söyleyene bağlı değildir. Doğru doğrudur, yanlış yanlıştır. İnsana dair en temel böylesine bir bilgiyi entellüktüel zihin yapımız nedeniyle çoğu zaman unutuyoruz. Böyle söyleyince öykünün adı da başka bir boyut kazanıyor. Sizi görmeliydim demek aynı zamanda ‘sizi görmezden gelmemeliydim’ şeklinde de telaffuz edilebilir çünkü. Siz’in yerine ne koyarsanız da olur solcu sağcı ya da başka bir şey olmanız fark etmez; Pakistan, Afganistan, ölüm oruçları, işkence görenler, Kürtler, başörtüsü nedeniyle mağdur edilenler… Aslında insan olmak yeterli, insan denen aklı karıştırılmış yaratık, içinde dünyanın ihtiyaç duyduğu hassasiyetleri taşıyor zaten.

6. İkiyüz onyedinci ya da hiç kimse öyküsünün içinde unutmak-unutabilmekle alakalı derin anlamlar gizli, aynı zamanda öykü biraz tenezzülsüz, biraz şifreli bir öykü. Bu öyküyü açmanızı isteyeceğim biraz. Aynı zamanda adı da uydurulmuş bir ad gibi duruyor.

Öykü çok kısa bir anlatımla aşık olmuş bir adamın içindeki aşk acısını dindirebilmek için unutmayı bir seçenek olarak görüp –ki gerçek hayatta da buna uğraşılır çoğu zaman- bunun peşine düşmesiyle alakalı. Ama ben daha önce de dediğim gibi süreçlerden ziyade sonuçlarla ilgilenmek istedim bu öyküde de. Unutma çabasının süreciyle de güzel bir öykü yazılabilir tabi ama bunu istemedim çünkü söylemek istediğim söz, acıya da sahip çıkmakla alakalı bir şeydi. Öykünün karakteri uğraşlar ve dualar sonucu unutmayı başarabiliyor ama ters bir şey oluyor ve sadece aşık olduğu kişiyi değil, kendi adı ve yüzüyle beraber her şeyi unutuyor. Bu benim inandığım bir gerçek. İnsanı kendisi yapan, acıları, sıkıntıları ve dertleridir. Onları insandan çıkarırsanız, geriye pek bir şey kalmaz. Öykü bu mesele üzerine kurulu.
Öykünün adı da aksine uydurulmuş değil, kendisinin bile kim olduğu hakkında bir şey bilmeyen bir insan için kendisini ifade etmeye yarayan kelimeler; birinci kişi, onuncu kişi, ikiyüz on yedinci kişi ya da hiç kimse.

7. Korku adlı öykünüzde de bir duygunun cisimleşmiş halini görüyoruz ve o duygu cisimleşmiş haliyle bizi duygunun kaynağına götürüyor. Üstelik çok sert ve çarpıcı bir finalle yapıyor bunu. Aslında öykülerinizin tamamında finallere önem verdiğiniz anlaşılıyor, şaşırtıcı, sarsıcı finalleri tercih ediyorsunuz ve öykülerinizi tam olarak sonlandırıyorsunuz, açık kapı kalmayacak şekilde. Bu yöntemi tercih edişinizin sebebini sormak istiyorum.

Bu yöntemi neden tercih ediyorum? Hiçbir fikrim yok aslında. Her öykünün kendisine göre bir izleği oluyor tabi ama… kurmacaya önem vermekle alaklıdır belki. Korku öyküsünde korkunun korkanla alakalı bir mesele oluşundan hareket etmiştim. Öykünün olay örgüsünü kurarken final, söylenmek isteneni tam olarak veriyordu. Diğer öyküler için düşünecek olursam…

8. Bu aslında sizin öykülerinizi nasıl yazdığınızla alakalı bir soruya çıktı galiba.

Galiba öyle oldu. Ama söyleyebileceğim pek bir şey yok sanki. Bazı öykülerde karakterden hareket ediyorum, sonra karakterin özelliklerini sıralarken o özelliklerin gerektirdiği bir hayat kurmam gerekiyor. Sizi görmeliydim, deli gömleği, geceyarısı yarım gece öyküleri bu türden mesela. Bazı öykülerde bir insani hali anlatmaya çalışıyorum ve o hal için karakter ve karakterin hayatı oluşuyor, karakter ve hayatı oluştuktan sonra da öyküde anlatılacak kısmı, olay örgüsü ve kurgusu oluşuyor. Kendi kendine oluyor çoğu zaman. Kaçacak yer yok, korku, rüyalarımın gül kokusu da böyle yazılan öykülerden.

9. Son olarak öykü yazmanın sizin dünyanızdaki karşılığını soralım, bir mülakatta ‘ne söylersem en az acı kalır içimde’ diye bir cümleniz vardı, bu bağlamda neden öykü ve roman yazıyorsunuz diye kitabın ortasından girelim.

Oradaki ne söylersem ifadesi, bir iç dökme biçimini tarif etmiyor. Mesela bir öykünün içindeki duygusal ya da anlamlı, iyi kurulmuş bir cümleyi kastetmiyor. Bir öykünün tamamını, öykünün söylemek istediği sözü kastediyor. Ya da bir romanın meselesini kastediyor. Bütünü ve bu doğrultuda anlamı önemsiyorum. İçimde bazı kavramlara, bazı duygulara, bazı tanımlara karşı itiraz var, bunları söylemezsem ölmem. Ama söyleyebileceğimi, ifade edebileceğimi düşünüyorken de yazmamayı düşünmek biraz garip olur. Yani yazmasaydım çıldıracaktım diyenlerden değilim, gövdemin sırtımdaki yükü taşımaya yetecek güce sahip olduğunu biliyorum. Üstelik bu, gövdemin gücünden kaynaklanmıyor, bunu da biliyorum. Bundan sonrası mahrem. Ne söylersem en az acı kalır içimde’ye çıkacak sözler.
HECE EDEBİYAT DERGİSİ

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir