Pencere’den Üzerine Eleştiri

Tuhaf Bir Adam
“Pencereden”, daha ilk sayfasında ölümü özleyen bir roman kahramanının dünyasına çağırıyor okuyucusunu. Son yıllarda Türk romanında sıklıkla karşımıza çıkan intihar izleğini tekrarlamakla birlikte, Güray Süngü, gerek kurduğu dille gerek kahramanının iç dünyasına nüfuz eden anlatımıyla basit bir tekrara düşmekten kurtulmuş. Doğrusu bir ilk roman olarak “Pencere”yi çok umut verici bulduğumu söylemek isterim.
Evinde “titizlikle” koruduğu yalnızlığıyla yaşayan tuhaf genç bir adamın hikayesini geriye dönüşlerle izliyoruz. Aynı apartmanda oturan komşularının ısrarlı bakışlarını üzerine çeken, kimi gece onları uyandıracak çığlıklar atarak uyanan, gazetelerde okuduğu intihar haberlerini yakından takip edip kurtulanlara hastane ziyaretleri yapan Ayhan’ın yarılmış zihniden yansıyan iç monologlarla aydınlanıyor geçmişi. Bu geçmişi de düzgün bir sıralama ile aktarmamış Güray Süngü. Böylelikle kahramanın başından geçenler, bugüne nasıl geldiği, intihar edenlere duyduğu yakınlık muğlak kalıyor. Söz konusu muğlaklık okuyucun merak duygusunu sürekli tutma işlevi gören bilinçli bir tercih. Ancak hikayeyi özetlerken zorunlu olarak bu muğlaklığı biraz olsun dağıtmak zorunda kalacağım.
Taşralı zengin bir ailenin tek çocuğu Ayhan. Büyük bir evde, bütün hayatını kocası ve oğluna adamış annesinin ellerinde büyümüş, babasıyla pek yakınlık kuramamış. Yatılı okulda okurken başlamış kendi içine kapanıklığı. Dış dünya ile iletişim kurmakta zorlanan, hiç değilse diline kattığı nezaketle insanlardan uzaklaşan Ayhan, üniversite eğitimi için ayrılmış ailesinden:
“Neden şehir dışında okumak istiyoruz? Sadece tercih yapıyoruz, özel bir istek değil. Ama kazanma ihtimalimiz çok yüksek ve bu tercihi buraya yazarsak gidişimiz kati. Özel bir durum değil, istek de değil, evden uzaklaşmaya çalışmıyoruz, sadece tercih yapıyoruz. Ama annemiz dayanamaz, babamız da üzülür, kızar da. Zaten evden uzaktaydık, şimdi yine gideceğiz. Ama sonra döneceğiz. Sonsuza kadar değil. Nereye döneceğiz? Eve. Eve….”
Ne var ki eve dönüşü de sorunları gidermeyecek, bu kez evlenmesi ya da babasının işine sahip çıkması baskılarıyla karşılaşacaktır. Her nasılsa Özlem’le anlaşırlar; “görünen o ki Özlem Ayhan’ı kendisine benzer sanıyordu. Benzer türden insanlar. Bu çağın insanı, genci. Eğitimli, çağdaş, ne denir, nasıl ifade edilir. Yakışıklı bulmuştu, eli yüzü düzgün, ailesine saygılı ama aslında kendisine göre bir hayatı olan, çevresi, arkadaşları, temiz takım elbiseleri, işte kariyeri, zihninde idealleri…”
Peki Ayhan’ın duyguları? “Biz hoşlanmadık mı, ne açıdan hoşlandık. Saydıklarımıza göre hoşlanamayız, özenebiliriz belki ama barınamayız. Sırıtırız. Ama bu hoşlanmaya engel değil ki. Engel. Hem de nasıl. O bir kör. Yalnızca bir pencereden bakıyor ve bir ova görüyor, oraya ev yapacak, ağaç dikecek, çiçek ekecek, deniz olacak, güneş olacak, eğlence, kalabalık, arkadaşlar, tatillere gidilecek, tatillerden dönülecek, alışveriş yapılmış, torbalar dolusu, akşam gezmeleri, hafta sonu gezmeleri, kahkahalar, sürekli konuşmalar, muhabbetler. Biz çok susarız, biliyor musunuz? Pencere önünde oturur ve karanlığa bakarız, bizim penceremizden yalnızca karanlık görünür biliyor musunuz? Bizi kurtarabilecek misiniz, hayata dahil edebilecek misiniz bunca yıl sonra bizi, buna gücünüz yetecek mi? Beni tanımıyor diye içinden geçirdi Ayhan. “
İki genç sonunda yakınlaşacaklar, yakınlaştıklarında ise Ayhan’ın trajedisi başlayacaktır….
İntihar takıntısı
Geleneksel bir ailede, okulda, kültürde bir çocuktan beklenen görevleri yerine getirememenin ezikliğiyle kendi kabuğuna çekilen Ayhan, karışık aklını yatıştıracak soruları sormayan, mutsuzluğunu söze dökmeyen, yatağında, odasında, ilçede, ilde, ülkede, kıtada, dünyada sessiz kalan bir insan özelliğiyle bireyden topluma uzanan bir eleştiriyi de biraz olsun cisimlendiriyor.
Nitekim yegane diyaloğa girdiği kişilik olan kendi iç sesi şöyle seslenecektir ona; “Hepsi iç içe geçmiş onlarca kapı sanki, değil mi sevgili Ayhan? Bir tanesini açmakla iş bitmiyor, bir yere varılamıyor, ama hepsi açılınca da aslında çıkışın tek bir yere olduğu görülüyor. O halde aslında iç içe geçmiş onlarca kapı denen şey tek bir kapı çünkü tek geçişi ve tek ufku var, değil mi sevgili Ayhan? Bir kapı var sadece. Geçemedik biz. Geçtik sandık, geçiyoruz sandık ama geçemedik. Ama orada kaldık sevgili Ayhan, orada kaldınız. Ne içerisi, ne dışarısı. Eşik deseniz değil, başka bir tanım, bir kelime ise yataktan çıkmayı gerektirecek ki zaten sebebimiz bu değil mi, yataktan çıkamamak, ne çıkmayı arzu etmek, ne kalmayı içinde. İçinizdeki boşluğu ne ile dolduracaksınız sevgili Ayhan? Üstelik dolmayacağını kati bir şekilde bilerek neyin çabası bu. Boşluk dolmaz ki. Dolacaksa boşluk denmez ki. Yoksa denir mi? Neden aklınız hiç karışık değil sevgili Ayhan?”
Ölmeyi beceremeyen Ayhan, hayatla ilgili tüm etkinlik ve duygularını askıya almak suretiyle yaşayan bir ölüye, bir intihar imgesine dönüştürmüştür kendisini. Hayattan kaçmanın, sadece kendisi için anlamlı bir varoluşun yegane yolu bu ölüm/intihar takıntısıdır artık. Aşkı bile bir hastalık gibi yaşayıp varlığının tanımını hiçlikle yapan Ayhan’ın bu takıntısı belki de kendini koruma girişimi, sevgi görmek için atılan bir çığlık, mutlu yaşama olasılığının aranışıdır. İç yaralarıyla dış dünyaya karşı sessizleşen Ayhan, iç dünyasında sözün coşkusuna kapılacaktır. Tıpkı Nilgün Marmara’nın Plath için söylediği gibi; “ailede yaşanan karanlık deneyimlerin sosyal, tarihsel ve otobiyografik yıkımlara eklenmesi, onu önsel bir ideal olarak kabullendiği belirgin, açık seçik bir kendini yok edişe zorlamıştır. Bu ideal, kendi akışını tamamen kendi içinde, ölümün zaruri ve saplantılı bir şekilde hayata yayılmasında bulmuştur.” Tıpkı Plath gibi Ayhan için de ölümle cansıza dönmek mutlak özgürlüktür; uzlaşmayı reddedecek ve uyumlu sosyal varlıkların çirkinliğine kaçınılmaz bir tepki olarak intiharı seçecektir.
Kahramanının kişilik yarılmasını iç monologlar ve bilinç akışı ile izleten Güray Süngü, etkileyici bir anlatım, boğucu bir atmosfer kurmuş “Pencere”sinde. Her ne kadar ele aldığı temalar okuyucuyu karanlık bir dünyaya götürse de gerek psikolojik romanın iyi bir örneğini sergilemesi gerekse de anlattığı hikayeyle bütünleşen anlatım tekniğiyle övgüye değer.

A. Ömer Türkeş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir