KAÇACAK YER YOK

Güzel sözler söyleniyordu televizyon dizilerinde. Her yerde kahramanlar ve kahramanların kahramanlıkları vardı. Eskisi gibi değildi hiç bir şey. Zengindiler artık ve çok güçlüydüler. Güzel arabaları ve güzel kadınları vardı. Güzel işlerinde çalışıyordular. Çirkin şeyler bile bir güzellik adına hareket ediyor, bir güzelliğe işliyordu. Yine de zor yanları yok değildi. Entrikalar, pusular ve komplo… ama can acıtmıyor, heyecan yaratıyordu bunlar. Aşk da vardı. Tüm aşklar uzun bacaklı ve ıslak dudaklıydı. Adamın birisinin tadı yoktu, kadının birisinin tadı olmayan kocası vardı. Kadının birisinin gamı çoktu, adamın birisinin gamlı karısı vardı. İlk bakışta tencere kapak gibiydi, dikkatli bakıldığında limon keşkül. Espri de vardı nitekim ama çok ince. Kesecek kadar bulaşanı. Yirmi birinci yüzyıldı, artık kaçacak yerin olmadığı çağ. Kaçıldığında bile kaçmaya sebep olan etkenlerle şekillenmiş zihinlerin, o şeklin gereği oluşan kurguya kaçınılmaz teslim olacağı zaman. Adamın birisinin adı tufandı, karısının lalezar.
Gözleri açık, ama anlayamadığı, yahut anlaması, olmasını istediği gerçeğin varlık kazanmasını engelleyeceğinden anlayamadığı için değil, anlamadığı için, kayıtsız, bakıyordu.
“Sana söyledim”
Bana söylemişti. Bir kış akşamı, yanan odun sobasının yanında ısınıyorken, dışarısı alabildiğine kar.
“Bütün yollar kapalı. Ölsek kimsenin ruhu duymaz.”
Bir insanın hayatını olabildiğince etkileyebilecek sözler sadece yaşamın insanı getirdiği yerden de destek alan tesadüflerin eseri olabilir mi? Bu soruya arzularımı, duygularımı ve ön yargılarımı becerebildiğim ölçüde bir kenara bırakarak cevap verdim.
İşten erken çıktım. İşten erken çıkmayı sevmiyorum. İşi sevdiğim için değil, iş yerinde en azından bir meşguliyetim var sayılır, çıktığım zaman yapacak pek bir şeyim kalmıyor. Fazla otobüs beklemedim, üstelik gelen otobüs fazla dolu sayılmazdı, arka kapıdan binmek zorunda kalmadım. Eve yolculuğum işe gelirken olduğu kadar sıkıntılı değildi. Bunun bir mana taşıyıp taşımadığını bilmiyorum. İyiye işaret olup olmadığını da…
“Semihalar gelecekmiş yarın,” dedi saadet. Yemek yiyorduk her akşam aynı saatte yaptığımız gibi.
“Herhalde yemekten sonra gelirler değil mi?” diye ekledi.
“Herhalde,” dedim.
“Yemeğe gelecek olsalar yemeğe geliyoruz derlerdi,” dedi sonra.
“Herhalde,” dedim yine. Tuzluktaki tuz nemlenmişti galiba. Akmıyordu.
“Bir de onlara yemek yapacağım diye uğraşmasam bari,” dedi sonra sonra.
Başımı salladım.
“Ya evet,” dedim.
“İlgilensen şaşardım zaten,” dedi en son, usançla. Tuzluğu yenemeyeceğimi anladığım için elimden bıraktım. Saadet sofrayı toplamaya girişmişti.
“Çay yok mu,” diye sordum elimdeki gazetede okuduğum yeri kaybetmemeye dikkat ederek.
“Demlerim birazdan, şu bitsin,” dedi. Şu dediği televizyon. Aslında televizyondaki dizi ama bana göre televizyon. Belki de hiç seyretmediğim için bütün programların aynı olduğunu sanıyorum. Yemekten sonra ben koltuğuma oturup sigara yakmıştım, o mutfağa gitmişti. Söyleniyordu ama bir şey anlamamıştım. Dikkat de etmemiştim. Bir süre sonra, belki bulaşıkları yıkadıktan sonra, gelip oturmuştu. Televizyon seyretmesinden rahatsız olduğumu söyleyemem. Konuşmayı pek sevmeyen birisi olduğum için belki. Aslında ben konuşmayı pek sevmeyen birisi olduğumu düşünmüyorum ama etrafımdaki az sayıda da olsa ahbabım öyle olduğumu düşünüyor. Bu sebeple kullandım o ifadeyi. Saadet elinde çay tepsisiyle odaya girdiğinde, sekiz on treninin gürültüsü ve sarsıntısıyla duraksadı olduğu yerde. Bu Onu çıldırtıyor. Her tren geçişinde olduğu yere çivileniyor ve tren gittikten sonra bir dolu söyleniyor. Ben susuyorum. Tren yolunun yakınında oturmamızın sorumlusu benim ama alışılabileceğini söylediğim zaman pek karşı gelmemişti. İşin aslı bunca zamandır neden alışamadığını da anlayabilmiş değilim.
Gece erken yattım. Oturma odasında sigara içiyor ve televizyon seyrediyordu.
Gece tuvalete kalktığımda baktım ki Saadet hala yatmamış. Bir şey söylemedim, uykum dağılsın istemiyordum. Ama Saadet neden bilmiyorum yine rahatsız oldu.
“Ne yapıyorsun,” diye sordu bana. Uykulu gözlerimle baktım Ona.
“Yatıyorum,” dedim gayet doğal.
“Ben çok sıkılıyorum,” dedi Saadet.
“Uyursan sıkılmazsın,” dedim.
“Sen bunun için mi hep uyuyorsun,” diye sordu. Galiba kızmıştı. Sorusunu düşünerek yatak odasının yolunu tuttum.
“Yarın çok işim var, bir sürü iş yüklediler,” diye söylendim giderken.
Sabah erken uyandım. Saadet’in uyanmaması için sessizce kalktım yataktan, gürültü yapmamaya özen göstererek giyindim, çıktım evden. İş yeri her zamanki kadar soğuktu. Herkes bir şeylerle meşguldü ama hiçbirisi işini yapmıyordu. Ben de onlardan biriydim. Zaten bir iş yapmak zorunda kalmamak için memuriyeti seçmiştim. Öğlene kadar önümdeki birkaç dosyayla uğraştım. Öğlen yemeğe çıkarken mesai arkadaşlarımdan Salih takıldı peşime. Salih’i sevmiyordum, çoğu insan gibi gereksiz ve çok konuşuyordu çünkü.
“Sizinkiler bu hafta fena toslayacak,” diyerek sohbetin başlangıcını kendisine göre yaptı Salih. Bu sözlere bir mana veremedim.
“Bizimkiler kim?” diye sordum her zamanki soğuk tavrımla, biraz da şaşkın.
“Kadıköy’e geliyorsunuz, Fener sizi beşler,” dedi Salih, kendisine yakışan gevşek tavrıyla. Uzun zaman önce ortada manasız bulduğum bir futbol muhabbeti dönüyorken bana sorulan hangi takımı tutuyorsun şeklindeki soruya, takım tutmuyorum dersem gerekçelerini de isterler diye düşünerek aklıma gelen ilk takımın adını söylediğimi hatırladım. Aklıma gelen ilk takımın adını şimdi hatırlamıyordum.
“Bakalım,” dedim.
“Valla bilmem orası Kadıköy,” dedi. Cevaben söyleyecek bir şey yoktu, adımlarımı sıklaştırdım. Salih’in arkamdan söylendiğini duyabiliyordum ama işe yaradı, peşimi bıraktı. Hava soğuktu, kar yağacak diyordu meteoroloji haber spikerleri.
Öğlen yemeğinden sonra iki demli çay içtim keyifle, bir tane de sigara. Günde üç sigara içiyordum, bir tane öğlen yemeğinden sonra, bir tane akşam yemeğinden sonra, bir tane de yatmadan evvel. Doktor tavsiyesi değildi, doktora gitmeyi sevmem, günde üçten fazla sigara içtiğim zaman azalan verimler kanunu gereği sigaradan aldığım keyif düştüğü için kendimi üç ile sınırlayarak hazzımı sonsuz kılıyordum. Acele etmeden daireye döndüm.
Akşam eve dönerken biraz kuruyemiş aldım. Misafir geleceği için bir şeyler yapmış gözükmem gerekiyordu. Saadet bir sürü gereksiz hazırlığa girişmiş olmalıydı, bu gibi durumlarda eve giderken elde bir iki poşet olması sıradan hayatımızın sürerliği için gerekliydi. Yapılması gerekli gözüken birçok işin yapılmamasında kendi adıma bir sakınca görmezdim, ama birkaç etkenin birleşmesi sonucu hayat insanı yapılması fena olmaz kabilinden de olsa bir yere getirdiği zaman, bunu üzerinde düşünmeye değer bulurdum. Belki daha sonra bana sorun çıkarabilecek birçok şeyi bertaraf edebilmek gayesinden, belki de bir basit kaçınılmazlık.
Semiha’yla Remzi yemekten sonra geldiler. Gürültülü bir biçimde girdiler evden içeriye misafir karı koca. Semiha’yı hiç sevmediğini bildiğim Saadet, anlamlandıramadığım bir şekilde misafirlerin gürültülerine ve gürültülü gülüşlerine eşlik etti, sanki onlarla aynı türden bir insanmış gibi. Ama aklımdan belki bunca senelik karım da onlarla aynı türden bir insandır diye bir düşünce geçmedi. İnsan küçük şoklarla hayatını gözden geçirmiyor nitekim. Oturma odasına oturduk, kurabiyeler yiyerek çaylar içtik ve sohbet ettik.
“Yahu geçen gün benim acenteye birisi geldi, dedi patron bana şöyle temiz bir şahin lazım. Bak bak lafa bak, yahu ben acenteyim, bu şahin temiz değil sana yaramaz mı diyeceğim. Oturduk pazarlık edecez, herif diyor yok bu para olmaz şu para, yok bu vade olmaz şu vade, yahu ne temiz şahin filan diyon bana hava atıyon o zaman, cebindeki para belli bana şu kadarlık bir şey lazım desene. E senin işler nasıl birader. Daireniz uçmaya başladı mı. Bak bak espiriye bak uçan daire olayı…” Gürültülü kahkahalar eşliğinde odadaki kadınlara baktı Remzi bu sözleri söyledikten sonra. Kadınlar eşlik ettiler Remzinin kahkahalarına. Cevap verdim ben;
“İyi sayılır gidip geliyoruz.”
“Aman aman git gel birader, bu zamanda iş büyük sorun, valla bana deseler al Remzi sana şunca maaş, çek yok senet yok düşünce yok, hemen eyvallah derim, yaşlandım yahu koştur koştur.” Yine aynı kahkahalar.
İkinci demlik çaya başlandığında Semiha aldı sözü;
“Saadetciğim geçen hafta Remzi bir boşluk yakaladı da gidebildik. Yoksa nerede? İşim var deyip duruyor. Ama bir görsen çok güzeldi. O göl, o ağaçlar… insan bir haftada gençleşiyor vallahi. Zor götürdüm gerçi. Remzi illa diyor ‘yahu yazın gidiyoruz ya tatile, deniz meniz, ne gerek şimdi kışın ortasında, ne tatiliymiş bu. Donarız yahu.’ Ben sevmiyorum öyle yaz tatillerini, güneşe çıksan yanıyorsun, tuzlu su kaşındırıyor, hem her şeyin kendisine göre bir güzelliği var. Kış tatili de başka tabi.” Remzi devraldı sözü karısının üslubuyla, bana bir ortak, neden bahsettiğini hemen anlayacak bir yandaş gibi bakarak;
“Yahu yaza değişilir mi hiç. Mis gibi deniz, koca kumsal, sıcacık güneş.” Aslında plajda bikiniyle dolaşan kadınları kasteder gibi pis bir sırıtış vardı yüzünde. Bu ortaklık ve yandaşlıktan, en azından bunun bana da yakıştırılmasından rahatsız oldum, başımı sallayarak geçiştirdim.
Oldukça geç bir vakitte kalktı misafirler. Saadet geldiklerinden beri olduğu gibi giderlerken de onlara onlardan biriymiş gibi görünmeye çalışıyordu. Ben sıradan nezaketin ötesine geçemedim. Geçebilmeyi de istemedim. Her misafirliğe gidip döndüğümüz zaman ve her misafir olarak gelip de kalktıklarında olduğu gibi benim gereksiz gördüğüm bir husus nedeniyle Saadetle aramızda soğuk rüzgârlar eser ve sonunda o bana söylenerek mutfağa giderdi ve yine aynı sahne tekrarlandı. Daha kapıyı kapatıp oturma odasına döner dönmez “İşleri güçleri hava atmak,” diye söylendi. Doğrusu doğrudan bana yönelik bir hayıflanma olmadığı için memnunluk duydum. Tartışmalara fazlasıyla iştirak edebilen birisi değildim zaten ve Saadet’in söylenip söylenip dişe dokunur bir tepki alamaması onu daha da sinirlendiriyordu. Böyle olması benim “aynen öyle” diyerek geçiştirebileceğim bir durum ortaya koymuştu ve ben de “aynen öyle” diyerek hem ona katılıyor olduğumu belli ettim, hem de meseleyi kendimce geçiştirmiş oldum. Bunun sadece boş bir zan olduğunu anlamam yalnızca birkaç saniye sonraya tekabül etti, zira Saadet büyük bir kinle baktı yüzüme. Aslında beni ortalama bir sevgiyle sevdiğini biliyorum, bana kin gütmediğini de. Memnun olmadığı birçok şey var hayatında ve bunları dile getirir, yakınırken hayıflanmalarına katılmam gerekiyor ona göre. Bana göre gerekmiyor, çünkü bir manası yok. Zaten bu yüzden bu gibi durumlarda kinle bakıyor bana. Yüzüme kinle baktı ve;
“Hava atacak bir şeylerinin olması onların suçu değil herhalde,” dedi. Misafirleri sevmiyorum. Misafir olmayı da misafir ağırlamayı da.
“Benim suçum da değil,” dedim.
“Tabi ki,” dedi hicivle ve mırıldanarak sehpa üzerindeki bardakları aldı, mutfağa gitti. Tabakları almak için birkaç saniye sonra geri gelecek. Televizyona baktım. Kel, göbekli bir adam konuşuyordu. Biraz sesini açtım televizyonun. Saadet girdi odaya.
“Birkaç günlüğüne bir yerlere gitsek biz de, biraz kafamızı dinlesek…” şefkatli bir ses tonuyla söyledi bunları, gerçekten ihtiyaç duyuyormuş gibi. Belki de gerçekten ihtiyaç duyuyordu.
“Şu sıra izinim yok, nasıl gideceğiz ki,” dedim. Verdiğim cevap ona göre fazla olumsuz sayılmıyordu.
“Rapor filan alırsın, ne bileyim bulursun bir şeyler,” dedi. Benim tarafımda. Zaten kötü birisi sayılmaz, sadece her ortalama insan gibi daha iyisini istiyor. İşin garip tarafı ben de onca tuhaf sayılmama rağmen ondan memnunum, bir şikayetim yok. Çok daha kötüsü olabilirdi, yaşadığı her şeyden ve tüm eksikliklerden beni sorumlu tutan birisi olabilirdi. Hiçbir şeyden memnun değil ama memnun olmadığı şeylerden dolayı birisini sorumlu tuttuğuna rastlamadım henüz. Bazen sadece birilerini bir şeylerden sorumlu tutarmış gibi kendi kendisine söyleniyor, o kadar. Diğer bütün zamanlarda göze çarpan tek özelliği memnuniyetsizliği.
“Bakarız,” dedim. Aslında bakmam söz konusu değildi, çoğunlukla yaptığım gibi geçiştirmiştim. Bir şey söylemedi, bu aşamada benimle savaşmak işine yaramaz, bunu biliyor. Tabakları da alıp mutfağa gitti. Kel ve göbekli adam önemli bir adam olmalı, programdaki diğer adamlar ona karşı çok dikkatli ve kibar konuşuyorlar. Konuştukları mevzu da önemli olmalı, zira adamların hepsi de kelli felli. Biraz önce televizyonun sesini biraz açmıştım ama yeterli olmamış, pek duyabiliyor sayılmam. Biraz daha açmalıydım duymak için ama üşendim.
Sabah işe birkaç dakika geç kalacağımı sandım ve bu hiç hoşuma gitmedi. Trafik sıkışıklığı nedeniyle ev ile daire arasındaki mesafenin kısa bir bölümünü uzun sürede aldık ama sonra şoför o sıkışıklığın neden olduğu gecikmeyi gaza biraz fazla yüklenerek bertaraf etti. Dairede sosyal ilişkiler bakımından umarsız ve insanlarla alakasız olduğum için beni pek sevmezler ve birkaç dakika bile geç kalsam muhakkak lafı edilir. Umarsızlığım nedeniyle bu da benim için önemli olmaz ama nihayetinde birkaç kişiyle diyaloga girmemi gerektirebilir. Bundan hazzetmeyeceğim için geç kalmayı istemem. Kalmadım zaten. Hemen hemen benim dışımdaki herkesin geç kalması ise beni zaten ilgilendirmiyor, bana kalsa hiç gelmeseler de olur. Çayımı içmek için masama oturdum. Bu sırada birkaç basit işle de ilgileniyor gözükebilecektim. Ama olmasına hiç ihtimal vermeyeceğim garip bir şey oldu. Mevzubahis kişi ben olduğum için garipsediğim bir şey.
Kamuran ağabey elinde çayıyla benim masama geldi, ‘oturabilir miyim,’ dedi ve baş onayımdan sonra oturdu. Dairedeki birçok mesai arkadaşım gibi hakkında çok şey bilmediğim, pekiyi tanımadığım birisiydi Kamuran ağabey ama tanıdığım kadarıyla değerlendirecek olursam da, dairedeki adama benzeyen tek adamdı.
“Sıkılmıyor musun Bekir,” dedi bana. Zaten masama sabah sabah gelmesi, sohbet etmek için gelmiş gibi gelmesi garipsememe yeterliyken bir de böyle bir soru yöneltti. Bu soru benim üzerimde birden sorulmuş olması itibariyle mi bilmem, tuhaf bir etki bıraktı. Bu etki gün boyu sürdü. Onu ayrıca mütalaa edecektim, Kamuran ağabey masamdan gittikten sonra.
Önce verecek bir cevap bulamadım. Neyden sıkılmıyor muyum demek bana ziyadesiyle manasız göründü. Sanki ikimizin de çok iyi bildiği ama hep bilmiyormuş, farkında değilmiş, hatta varlığı söz konusu değilmiş gibi davrandığı bir sorundan bahsediyormuş gibi “Bazen,” dedim. Başını salladı içtenlikle ve önüne bakarak. Düşünceli görünüyordu. Ben de önüme baktım ve düşünceli bir edaya büründüm. “Biliyorum,” dedi, sonra “Neyse,” diyerek kalktı ve geldiği gibi masasına gitti. Önümdeki dosyalara bakarak çayımı içtim.
Neden o şekilde masama geldi ve hangi sohbetimizin samimiyetinden hareketle bana öyle bir şey sordu bilmiyordum. Ama bir taraftan da sanki biliyordum. Kastettiği sıkıntı neydi, nasıl bir şeydi, sormaktaki amacı neydi, neden bana sormuştu bilmiyordum. Ama bir taraftan da sanki biliyordum. Akşam iş çıkışı onunla konuşmaya karar verdim. Belki masamdan hiç kalkmamış gibi ‘sen sıkılmıyor musun’ yahut ‘sen sıkılıyor musun’ gibi bir şeyler söylerdim. Söylemedim. Akşam bunu fazlasıyla manasız buldum. Etki gün boyu sürmüştü ama buradaki gün mesaiyle sınırlıydı, mesai bitince sanki etki ortadan kalktı ve ben doğrudan eve yollandım.
Ertesi gün daireye gittiğimde o gece Kamuran ağabeyin öldüğünü öğrendim. Gece kendisini asmaya kalkmış ama ip kopmuş, ama boynu kırılmış. Garip bir ölüm. İntihar mı kaza mı? Belli ki intihara kalkışmış ama başarısız olmuş, kazayla amacına ulaşmış. Ellili yaşlarda bir adam, evde kimse yok muymuş, evli değil miymiş, çoluğu çocuğu yok muymuş?.. Sormadım kimseye. Yedi senedir aynı dairede çalışıyorduk, evli olup olmadığını bilmiyordum, soramadım. Gün oldukça sıkıntılı geçti benim için.
İş sonu hemen eve attım kendimi. Saadet bir gariplik olduğunu fark etmedi. Fark edilir bir gariplik yoktu aslında, eve her zamanki gibi girdim, eve her zaman girdiğimde yaptığım şeyleri yaptım. Yemek yedik Saadetle beraber, sonra o yine mutfağa gitti, sonra ben yine televizyon karşısında oturuyor ve televizyon seyretmiyorken çay getirdi. Oturdu, televizyonun sesini açtı. Gür saçlı bir adam, kel kafalı bir kıza gelecekte her şeyin güzel olacağını söylüyordu televizyonda.
“Kamuran ağabey ölmüş,” dedim televizyona bakarak.
“Kamuran ağabey de kim,” dedi Saadet bana bakarak. Ben de Saadete baktım. Cevap vermeyişim biraz uzun sürdü, gözlerini tekrar televizyona çevirdi.
“Ben sıkılıyorum Saadet,” dedim. Saadet yine bana baktı, söylendi sinirle;
“Otur diziyi seyret işte, garipsin yani, geçiyorsun karşısına, kısıyorsun sesini,” dedi.
“Televizyonun sesi başımı ağrıtıyor,” dedim.
“Aman,” dedi. Başını sevsinler senin der gibi.
“Ben çok sıkılıyorum,” dedim, tekrar bana çevirdi yüzünü.
“Saadet bir şeyler yapalım,” dedim. Garip garip baktı yüzüme Saadet.
“E gidelim işte bir yerlere,” dedi, “Biraz kafa dinleriz, biraz dinleniriz, değişiklik olur… diyoruz ama hiç… umurunda değil,” dedi. Umur. Bu kelime üzerinde durdum birkaç saniye. Umur, umur diye tekrarladım içimden. Gidelim, dedim. Sekiz kırkbeş treninin sesi doldurdu evin içini.
O gece benim için sıkıntılıydı. Saadet benden hiç beklemediği bir cevap aldığı için şaşırmıştı ve bu yüzden ne başka bir şey sordu, ne de söyledi. Erken yattım. Ben erken yattığım için olsa gerek o da erken yattı. Ama ben uyuyamadım, yatağın içinde gözlerim tavanda ölü gibi beklemekten sıkıldım, kalktım. Televizyonu açtım. Bıyıklı bir adam şarkı söylüyordu. Bir şey duymuyordum. Bir şeyleri değiştirmem gerekiyordu. Bir süre kafa dinlemek için bir yerlere gitmek gibi bir şey değildi yapmam gereken değişiklik. Daha fazlasıydı. Neden öyle hissediyordum? Bilmiyordum. Hiç böyle bir isteğim olmamıştı ama şimdi istiyordum. Belki istiyor değildim, gerekli olduğunu düşünüyordum. Belki düşünüyor değildim, gerekli olduğunu hissediyordum. Ne için gerekliydi? Bunu da bilmiyordum ama gerekliydi. Sabaha karşı yattım. Aslında uykum hep vardı ama uykum olmasına rağmen uyuyamamıştım, bu yüzden gözlerim kızarmıştı ve başım ağrımıştı. Uyuşmuş sersem gibi olmuştum. Yatar yatmaz uyudum. Saadet zaten uyuyordu.
Sabah hiç yapmadığı bir şekilde beni kaldırdı Saadet. Aslında hiç yapmadığı kaldırış şekli değildi. Demem o ki; işe gideceğim sabahlar beni Saadet kaldırmazdı, ben kendim kalkar, giyinir, evden çıkardım. O uyuyor olurdu. Ama beni kaldırdı ve kahvaltı hazırladığını söyledi. Uykulu ve yorgun gözlerimle baktım yüzüne. Ne söyleyecektim? Bir şey söylemedim, kalktım.
Kahvaltıya oturduk birlikte.
“Ben bugün gazetelere filan bakarım,” dedi, “Şöyle güzel bir yer bulmaya çalışırım. Hem güzel, hem kesemize uygun…” peynirin tadı garip geliyordu ağzıma. Çayın tadı aynıydı.
“Sen de işyerinde durumu ayarla,” dedi, “bir bak bakalım ne zaman çıkabilirsin. Artık izin mi olur, rapor mu olur.” Midem bulandığı için peynirin tadını garipsiyor olabilirdim. Ama çay daha kötü ederdi bulanan mideyi.
“İşe gitmeme gerek yok,” dedim, “Sen toparlan, alacaklarını hazırla, ben otogara bilet bakmaya gidiyorum.” Ağzı açık kaldı. Mutlaka kızacak, bir sürü soru soracaktı, hemen evden dışarı attım kendimi. Döndüğümde odada oturmuş sigara içiyordu. Hazırlık yapmamıştı. Biletleri masaya koyduğumda kaşlarını çattı. Hem şaşkın hem sinirliydi. Masaya doğru bakarak;
“Nereye gidiyoruz, afedersin,” dedi.
“Memlekete,” dedim.
“Kim var orada, kime gidiyoruz, nereye gidiyoruz,” dedi. Kimse yoktu. Zaten onun için gidiyorduk.
“Eve,” dedim.
“Hangi eve,” dedi.
“Bizim eve,” dedim.
“O dağ başına mı,” dedi.
“Dağ istemiyor muydun, kışın deniz kenarına gidilmez ya,” dedim. Ellerini iki yana açtı. “Allah’ım delirtecek bu adam beni,” dedi. “Bekir orası dağ… yahu orası dağ değil, dağ başı. Tesis yok, insan yok. Hiçbir şey yok. Bu kış günü deli misin sen?” Hayat anlamsızdı. Birçok şey anlamsızdı.
“Tesis burada, insanlar da burada, o yüzden gitmiyor muyuz zaten?” dedim. Kültablasını alıp mutfağa seğirtti hızla. Durmadan söyleniyordu, bir şey anlamıyordum. Televizyona baktım. Mini etekli bir kadın tuhaf hareketlerle bir şeyler anlatıyordu televizyonda. Saadet tekrar geldi.
“İş ne oldu, ne yaptın, nasıl ayarladın?” diye sordu elleri belinde. Yüzüne baktım.
“Bir şey ayarlamadım, sıkıldım,” dedim. Kaşlarını kaldırdı, kocaman açtığı gözlerini üzerime dikti. “Sıkıldın,” dedi, “Şimdiye kadar aklın neredeydi?” Bütün içtenliğimle “Bilmiyorum,” dedim. Bir dakika kadar öylece durup bana baktı. Sonra yine mutfağa gitti. Giderken söylendi yine; “Ben gelmem o dağ başına bilmiş ol, illa gidilecek diyorsan yalnız git.” Yalnız gitmek… bunu düşündüm. Yapamam. Saadet herşeye rağmen benim karım. Onu burada bırakarak mahvolmasına seyirci kalamam. Seslendim arkasından; “Otobüs akşam dokuzda. Hazırlık yap.”
Sekizi elliyedi geçe otobüse binip koltuklarımıza oturduk. Saadet benimle konuşmuyordu. Evden çıktığımızdan beri konuşmamıştı. Otobüste başını cama yasladı ve inene kadar molalar da dahil on yedi saat boyunca yerinden kıpırdamadı.
Otobüsten indikten sonra bir buçuk saatlik bir minibüs yolculuğu yaptık. Minibüsten indikten sonra da yirmi dakika kadar yürüdük. Yükümüz ağır değildi, Saadet hemen dönmemiz için lazım olacak birçok eşyayı bavula yerleştirmemiş olmalıydı. Kar da ancak bileklerimize kadar geliyordu. Havanın kararmasına yarım saatten biraz fazla kaldığı için acele etmeye çalışıyordum ben. Saadet’in adımları isteksizdi. Kızmıyordum ona, çünkü göremiyordu. Ben görüyor muydum? Böyle sorarsam kendime verecek cevabım evet olurdu ama neyi gördüğümü sorarsam verecek cevabım yoktu. Tek bildiğim sıkılıyordum ve bir şeyler yapmam gerekiyordu. Kendim için de, Saadet için de.
Evin kapısını açmakta zorlandım. Açılmaya açılmaya açılmayı unutmuştu kapı. Bu bir anahtardı. Yaşamaya yaşamaya yaşamayı unutmuştum ben de… içerisi toz içindeydi. Fazla eşya yoktu. İçindeki birkaç parça eşyayla beraber bu izbe ev de bana babamdan kalan tek şeydi. Tek katlı kerpiç bir evdi. Üç odası, bir sofası, bir kileri vardı. Tuvalet dışarıdaydı, bahçede. Bahçe fazla büyük sayılmazdı. Ev ormana yakındı. Önünden dar bir yol geçiyordu, ama yoldan kimse geçmiyordu. Elektrik ve su vardı. Su, borular donar da akmazsa bahçedeki kuyudan da çekilebilirdi. Kuyu kurumuş yahut donmuş olabilirdi ama tulumba da vardı. Aslında yola çıkarken hiç düşünmemiştim ama minibüsten inip de eve doğru yürürken ya çatı filan çökmüşse diye kurt düşmüştü içime. Yola çıkmadan akıl etseydim, bir engel teşkil eder miydi? Etmezdi. Çatı çökmemişti, sağlamdı. Aslında buna ilk an şaşırdım da. Demek ki yol doğruydu.
Hava kararmadan önce yakacak topladım. Zor olmadı her yer çalı çırpıydı. Sobayı yaktım. Fena tüttü, oda dumana kesti. Sobayı söndürdüm, boruları ve bacayı silkeledim. Karanlık olduğu için dama çıkmadan, içeriden becerebildiğim kadar yaptım bu işi. Yeterli oldu. Gece boyunca evi temizledim. Saadet hiçbir şeye dokunmadı. Kızmadım. Bu kadar istememesine rağmen sonuçta gelmişti çünkü, beni yalnız göndermemişti. Yalnız gelir miydim? Gelmeseydi, evde oturup kalsaydı ne yapardım, kolundan çekerek sürükler miydim? Bilmiyorum. Gelmişti. Benim karım, yoldaşım, hayat arkadaşım. Daha önce böyle düşünmemiştim hiç. Biraz zaman geçince alışacağının ve o hayatı bir daha hiç istemeyeceğinin kanıtıydı bu. Gece yemek için bir şeyler hazırladım. Bir köşede sinmiş oturuyordu. Yüzü kapkaranlıktı. “Hadi ye,” dedim. Başka bir şey demedim. O da bir şey demedi. Ucundan bir şeyler yedi. Ben iyice doydum. Topladım sofrayı. Demlik sobanın üzerindeydi. “Ne yapacağız burada,” dedi, kırıktı sesi. “Korunacağız,” dedim. Gözleri açıldı kocaman ama kavga etmeye dermanı yoktu. “Neyden korunacakmışız Bekir?” Yüzüne baktım. Uzun uzun yüzüne baktım. “Bilmiyorum,” dedim. Onca yorgun olmasına rağmen neden uyumamıştı. Çünkü benden nefret ediyordu, nefretini uyuyarak ertelemek istemiyordu. Biliyordum şu an nefret doluydu, ama aslında bana değil. Geçecekti, ilk an böyle olması normaldi. Gözlerini kapatmış gibiydi ve sadece karanlığı görüyordu, normaldi. Alışınca geçecekti. Anlayacaktı beni.
Anlamadı. Her gün daha kötü oldu. On üç günde ne kadar olabilirse o kadar kötü oldu. “Ne zaman gideceğiz, ne zaman, delirdin mi, kafayı mı yedin, üşüttün mü, manyak mısın?” Verecek cevabım yoktu. Anlamıyordu. Çuvallarla un almıştım, torbalarla çay, şeker, iki teneke peynir. Başka bir şeye ihtiyaç yoktu, anlamıyordu. “Tren gürültüsü bile yok, insan yok Bekir…” Kar yağdı. Çok çok yağdı. Kaçacak diye korkuyordum. Kalamıyordu ama kaçmaya da korkuyordu. Çay bitti, şeker bitti. Undan ekmek yapıyordum, her şeyi ben yapıyordum. “Buradan mı kaçacaksın, biz buraya kaçtık zaten,” diyordum. Deliriyordu. İyi bir tarafımı yakalamaya çalışıyordu kendince, “Hayatım,” diyordu, “Gidelim hadi, herkes merak etmiştir bizi.” Anlamıyordu. Sonra bağırıp çağırıyordu, eline ne geçerse bana fırlatıyordu, sonra ağlıyordu bir köşeye çöküp. Uzun uzun ağlıyordu.
Sonra kar iyice kapattı yolları.
Gözleri açık, ama anlayamadığı, yahut anlaması, olmasını istediği gerçeğin varlık kazanmasını engelleyeceğinden anlayamadığı için değil, anlamadığı için, kayıtsız, bakıyordu.
“Sana söyledim”
Bana söylemişti. Bir kış akşamı, yanan odun sobasının yanında ısınıyorken, dışarısı alabildiğine kar.
“Bütün yollar kapalı. Ölsek kimsenin ruhu duymaz.”
Bir insanın hayatını olabildiğince etkileyebilecek sözler sadece yaşamın insanı getirdiği yerden de destek alan tesadüflerin eseri olabilir mi? Bu soruya arzularımı, duygularımı ve ön yargılarımı becerebildiğim ölçüde bir kenara bırakarak cevap verdim.
Karımı öldürüp bahçeye gömdüm. Yarım çuval unum vardı. Pencerenin önüne oturup yağan karı seyrettim. Karanlıkta nokta nokta ayrışıyordu gökyüzü. Sıkılmıyordum, hiç sıkılmıyordum. Saadet’i kurtarmıştım. Un bitince kendimi de kurtaracaktım. Nasıl düşünememiştim. Onca yıl ne kadar kör yaşamıştım. Karanlıkta nokta nokta ayrışıyordu gökyüzü. Odanın içinde yanan çalı çırpı çıtırtısı. Gözlerim görüyor, kulaklarım duyuyor, sahibim kendime. Kendime sahibim.

hece öykü 2007

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir