rüyalarımın gül kokusu

Sabah erkenden çaldı kapımı, bundan hoşlanmadığımı ona belli etmedim. Güne erken başlayan insanlardanmışım gibi hareket etmeye çalıştım, sürekli gülümsedim ve anlattığı her şeyi not ettim. İyi bir iş yaptığı zaman insanın kendi kendine duyduğu hayranlığı okudum gözlerinden. Bu sefer iyi bir iş denen şeyin benimle yapılmış olması nedeniyle ben de ziyadesiyle mutlu oldum. Ama bunu da göstermedim ona, daima ciddi; güleryüzlü olsam da; ciddi konuştum, her şeyi bütün ayrıntılarına kadar düşünüyormuş gibi yaptım. Bu konuda ikna edici olduğumu söyleyebilirim zira aklında en ufak bir tereddütün kaldığını bile sanmıyorum. İkinci kahveyi yapmam gerekir mi diye düşünürken ben, kalktı neyse ki. Yaklaşık kırk dakika süren görüşmemizin sonucunda elimi güvenle sıkarak ayrıldı evimden. Bıraktığı zarf küçük defterle beraber sehpanın üzerindeydi. İçi para doluydu, saydım hemen. Beş kere filan üstelik. Bu parayla altı ay geçinebilirdim.
Gün boyunca sokaklarda dolaştım, alışveriş merkezlerine girip alışveriş yapan insanları seyrettim. Her acıktığımda bir şeyler atıştırdım, bir zamanlar öğün arası yemenin iştah kaçırdığına inandığımı hatırlayıp kendime güldüm. Öğleden sonra sinemaya gittim ve korkunç derecede kötü bir film seyrettim, hani şu televizyona çıkan bütün insanların rol aldığı ve sonrasında birbirlerinin programlarına konuk olup birbirlerine iltifat yağdırıp yaptıkları işi millete yutturmaya çalıştıkları türden. Sinemadan çıkınca leziz bir yemek yedim, yemekten sonra köpüklü bir kahve içtim ve lokantadan çıkarken benimle ilgilenen garsona yüklü bir bahşiş bıraktım. Mutlu ve hayattan keyif alan bir insan olarak evime döndüm. Küçük bir zarfa gecikmiş üç aylık kira tutarımı özenle koyup, üst kattaki ev sahibeme götürdüm. Yüzümdeki en yılışık ifadeyle takdim ettim zarfı, kapıdan. Şaşıran ev sahibemin şaşkınlığının tadını çıkardım birkaç saniye fazladan kapıda dikilerek, sonra evime döndüm tekrar. Televizyonumu uzun bir süre önce satmamış olsam inanıyorum ki televizyon bile seyrederdim bu akşam ama onun yerine ayakkabı dolabından çıkardığım eski gazeteleri okudum. Cinayet haberlerini televizyon eleştirileriyle aynı dikkati vererek geçtim, burçlar köşesinde neşelendim. Uykum geldiğinde ışığı kapattım ve yatağıma uzandım. Mutlu ve hayattan keyif alan bir insan olarak uykuya daldım.
Ertesi sabah erkenden uyandım ve uyanır uyanmaz doğruldum. Şaşkın ve uyku sersemi yüz ifademle yatak odamın duvarlarını seyrettim birkaç saniye, sonra yataktan çıkmadan elimi yastığımın altına soktum ve defterimi çıkardım. Yirmi dakika kadar sürdü yazmam, bereketli bir geceydi, sonra iç huzuruyla tekrar defterimi yastığımın altına soktum ve işe güce ihtiyacı olmayan insanlar gibi tekrar bıraktım kendimi yatağa. Yüzüme mutluluktan kandisini kaybetmiş yılışık bir ifade vererek sırıttım ve kapattım gözlerimi. Uyudum tekrar.
Öğlen saatlerinde yine uyandım. Uyanır uyanmaz ilk hissettiğim şey bu sefer derin bir iç burkulması değil sadece açlıktı. Doymak için yapması gereken tek şeyin ne yiyeceğine karar vermesi olan insanlardan birisiydim nihayetinde, bu yüzden açlık bile keyif vericiydi. Hemen fırladım yataktan ve banyoya giderek bir güzel duş aldım. Hep hayalini kurduğum bir şeydi sabahları kalkar kalkmaz duş almak, televizyon seyrettiğim dönemlerde görürdüm, bazı birbirine benzeyen insanlar her sabah uyanınca duş alırlardı, işlerine güçlerine daha sonra koyulurlardı. Biz çocukken banyo günümüz vardı, pazarlarıydı o da. Beyaz kalıp sabun kokardık Pazar akşamları yatınca, şimdi ne zaman o kokuyu duysam… ne diyorduk; sonra kurulandım güzelce ve giyinip çıktım evden. On dakika kadar yürüdüm caddede, beş dakika kadar da caddeye çıkmak için yürüdüğümü göz önüne alırsak on beş dakika kadar sonra kahvaltı da verdiğini bildiğim nispeten lüks sayılabilecek bir lokantadaydım. Restoran yazıyordu camında şık bir yazıyla ama her yol aynı yere çıkıyordu benim için, caddeyi gören bir masaya oturdum ve siparişimi verdim. Uzun bir kahvaltı olduğunu söyleyebilirim ama tabi ki midem gözlerimden önce doydu. Ardından bir tane de orta şekerli kahve içtim. Sigarayı bırakmamış olsaydım sigara da çok iyi giderdi şimdi ama. Hatta bir an sigaraya yeniden başlamayı bile geçirdim içimden ama vazgeçtim. En azından şimdilik buna gerek yoktu, belki akşam belki yarın, kim bilir? Canım ne isterse yaparım.
Camında restoran yazan lokantadan çıktıktan sonra bir süre yürüdüm cadde üzerinde. Karnım epeyce şişmişti, neredeyse rahatsız edecek kadar beni ama şimdi çok yemenin rahatsızlığıyla günü berbat etmenin anlamı yoktu. Kısa bir yürüyüş iyi gelecekti. Yürürken vitrinlere baktım, güzel kıyafetler vardı vitrinlerde, ama onları üzerimde hayal edemedim. Bu yüzden yürüyüşün sonunda alışveriş yapmaya karar verdim. Caddenin ortalarında bir yerde –epeyce uzun bir caddeydi, bitimine kadar yürümeyi göze almamıştım zaten- yürüyüş olsun diye yaptığım yürüyüşümü sonlandırdım ve gördüğüm ilk mağazaya girdim. Üzerime birkaç kıyafet geçirdim ve her birisi için ayna karşısına geçerek uzun uzun seyrettim kendimi. Size bir sır vereyim mi? Gerçekten beğendim kendimi. İçten içe gurur duydum kendimle. Bu beğeni komik geldi sonradan bana ve gülmemek için sırıtıverdim. Bu daha da komik göründü gözüme ve koyverdim kahkahayı. Tezgahtar bayan kahkahamla beraber yanımda bitti, yardımcı olabilir miyim diye sordu. Kendimi toparlamaya çalışarak evet dedim, bu güzel kıyafetleri almak istiyorum ben. Beni kendime bile sevdirdi bu güzel kıyafetler.
Elimde poşetlerle çıktım mağazadan. Hemen gözlerim bir berber aradı. Camında saç tasarım merkezi yazan bir dükkana girdim ve traş oldum. Tepemdeki, bu yaşıma rağmen kırlaşmaya başlamış üç tel saçla o kadar vakit geçirdi ki kendisine saç tasarımcısı diyen berber, ona yüklü bir bahşiş bırakmak zorunda kaldım çıkarken.
Evime en yakın marketten de biraz alışveriş yaptım, abur cubur, temizlik malzemeleri, şampuan filan. Sonra evime döndüm ve bu sefer duş deyip de geçilemeyecek, çocukluğumdaki yıkanmaları hatırlatacak epeyce uzun bir banyo yaptım. Kurulandıktan sonra salonda oturdum, başımı koltuğun arkalığına yasladım ve tavanımı seyrettim. Ne düşündüm, ne de düşünmedim. Hayat dedim kendime, güzel, hem de çok… tadını çıkar…
Öğleden sonra tekrar çıktım dışarıya, beş dakika kadar yürüdüm ve caddeye geldim, caddede de yürüdüm birkaç dakika, belki acıkıp acıkmadığımı düşündüm. Bir sonuca ulaşamadığım için bir şeyler atıştırmaya karar verdim. Akşam yemeği için iştahımı kesmesin diye hafif bir şeyler yedim. Sonra malum otobüse bindim ve malum yere gittim. Bir çay bahçesine oturdum, ikindi kahvesi ısmarladım, uzakta açık olan televizyonla hasret gidererek içtim kahvemi. İnsanları gördüm orada, sağ üst mü sol alt mı köşede ne, tekrar yazıyordu. Ayakta dikiliyordu insanlar, başka insanlar da vardı ve onlar oturuyordu. Oturanlar ayaktakilerden sayı olarak azdı. Başkaları da vardı ve hepsinden çoktu bu başkaları ve onlar da oturuyorlardı ve sürekli gülüyor ve alkışlıyorlardı. Neler olduğunu öğrenmek istedim ama o kadar keyifliydim ki, televizyonun olduğu yere doğru yürümek, masa değiştirmek, bari sesi gelsin diye garsona sesi açmasını rica etmek, bunların hiçbirisi içimden gelmedi.
En az olanlar ve oturanlar kendilerinden çok olup da ayakta duranların her birisi için sırayla bir şeyler söylüyorlardı, kızmış gibi, azarlar gibi konuşuyorlar sonra dalga geçer gibi gülüyorlardı. Kendilerinden çok olup da ayakta duranların istisnasız hepsi bu oturan azınlığın karşısında ezilip büzülüyor ve kızarıp bozarıyorlardı. Bazısı ağlıyor, gözlerini filan siliyordu hemen. Bazısı da sırıtıyor da sırıtıyordu. Anlamsızdı bu olanlar, ne olduğu anlaşılmıyordu. Mahkeme olamayacak kadar lüks ve ışıklarla bezeli bir salondaydılar, stüdyo filan olmalıydı orası, ama mahkemeden beterdi sanki. Arena desem… diğerleri de, hani şu hepsinden çok olanlar ve her şeyi oturduğu yerden seyreden, gülen ve eğlenen, gülerek ve eğlenerek seyredenler ise alkışlıyorlardı her fırsatta, bu olan biteni. Doğrusu ben bir anlam veremedim, ayaktakilerin yerinde olsam, oturanlardan çoklardı, çökerdim tepelerine. Yok seyredenlerden olsam, onlar en çoktu. Garsonun yaklaşmasını fırsat bilip kaldırdım elimi, yaklaşan genç adama sordum, televizyonu göstererek, bu ne dedim, ne oluyor orada? Yarışma ağabey dedi çocuk, ben de katılacağım, haftaya elemeler var. Vay dedim, şaşırmıştım ya da garson o kadar iştahlı söylemişti ki bir şey daha sorayım istemiştim. Ne oluyor katılınca, yani kazanınca ne veriyorlar? Genç garson saf mışım gibi baktı bana; rüyalarına kavuşuyorsun ağabey.
Kahkaha attım, sen dedim bana bir tane sigara alsana şuradan, üstü de senin olsun. Sonra çay bahçesinin içinden göğe uzanan ağaçların dallarında ufalanan rüzgarı hissetmeye çalışarak geleceğimi düşündüm. Mutlu oldum. Rüya gibiydi. Hep böyle yaşamak…
Sigara paketini açtım ama sigara çıkarmadım.
Çay bahçesinden tam vaktinde çıktım, hızlı hızlı yürüyerek malum yere doğru gittim. Zamanında yetişmiştim, yeni dağılıyordular daha. Bir köşeye sindim kaldım ve izlemeye başladım. Bu kalabalık içinde bile olsa nasılsa göreceğimi biliyordum. Sonra da gördüm zaten, meydandan cadde tarafına doğru yürüyordu, yarım bırakılmış bir şiire benziyordu, elinde T cetveli. Yanında uzun ince bir adam yürüyordu, samimi görünüyorlardı, hem yürüyor hem gülüyorlardı. Sindiğim köşeden çıktım ve ona doğru yürümeye başladım, tam karşı yönden. Hemen gördü beni, gözleri açıldı iri iri ve gülümsedi, iki üç adımda karşı karşıya geldik, adımı söyledi nerelerdesin sen der gibi, sarıldık. Beyaz kalıp sabun kokmuyordu tabi ki ama, bana yine öyle kokuyormuş gibi geldi. Yanındaki uzun ince adamla tanıştırdı beni, bu dedi yeni geldi bölüme arkadaşım, bu da dedi beni göstererek, bizim sınıftaydı, niye bilmem bıraktı okulu geçen ay. Tebessüm ettim, memnun oldum dedim. Birkaç dakika konuştuk ayaküstü sonra tutmayayım sizi diye ekledim. Gitsinler istedim, kendilerine ait hayatlarına, acımasın daha fazla kimsenin canı.
Birlikte yürüyüp gittiler ve sigarayı yaktım. Başımı döndürdü, ama artık her şey başka türlüydü. İçimde kalanların örttüm üzerini üşümesinler diye ve döndüm evime.
Ertesi sabah, bir ertesi sabah ve daha ertesi sabahla beraber, o geceyi takip eden ve birbirinin ardı sıra gelen yirmi bir sabah yataktan kalkınca hep aynı şeyi yaptım. Patronumun zarfla beraber sehpama bıraktığı ve yastığımın altında sakladığım küçük deftere gece gördüğüm rüyaları hatırlayabildiğim kadarıyla bütün ayrıntılarına kadar yazdım. Yirmi birinci gecenin ve sabahın sonrasında son rüyaların da deftere geçirilmesiyle beraber işimi tamamlamış olmanın güveniyle arkama yaslandım. Sigara kullanıyor olsaydım sigara bile yakardım ama onu da maliyet sorunu nedeniyle uzun bir süre önce bırakmış olduğum için demli bir keyif çayı içmekle yetindim, bir tek dalı içilmiş sigara paketime ilişmedim. Yirmi bir gün önce bir tek sigara içmiş olmam sigaraya başlamış olmam demek olamazdı, hayattaki güzel istisnalar çirkin kaideleri bozamazdı. Sonra çıktım evimden ve işverenimin verdiği adrese doğru yol aldım. Yolumun uzun sürdüğünü söyleyebilirim, belki yaptığım şeyin hazzına tam manasıyla varabilmek için yürüyerek gitmeyi tercih ettiğimden. Tam söylediği gibi kocaman bir iş yeri vardı işverenimin. Beni görünce birden heyecanlandı. Sekreteri geldiğimi ve bekleme salonunda olduğumu söylediği halde hem de. Masasının başında ayağa kalkmıştı odasından içeriye girdiğimde. Hemen bana doğru yürüdü ve içtenlikle elini uzattı. Ben de uzattım, tokalaştık ve bu sanki bir tür güven anlaşması oldu aramızda. Hiçbir şüphem olmadığını göstermek için dudaklarımı becerebildiğim ölçüde yayarak tebessüm ettim. Ne tebessümü, basbayağı sırıttım. Oturmamı rica edince de oturdum, rahat olduğumu gösterebilmek için de arkama yaslandım. Otuz saniye geçmeden mini etekli ve gördüğüm en uzun bacaklara sahip genç bir kız pırıl pırıl fincanlarda kahve ikram etti. Kahvemi aldım ve keyifle yudumlamaya başladım. “Beni anlıyorsun değil mi, ne yapmak istediğimi anlıyorsun…” dedi işverenim sonra. Başımı salladım, “Bunları konuştuk, sizi anlıyorum. Ayrıca anlamam da gerekmiyor zaten,” dedim. “Yo yo,” dedi. “Anlaman gerekiyor çünkü günün birinde bana çok kızabilirsin. Bir zamanlar ben de senin gibiydim, düşlerimden başka sahip olduğum hiçbir şeyim yoktu…” diye de ekledi. Yine tebessüm ettim ama bu sefer ona göstermek için değil, gerçekten gülümsedim, samimiyetle. “Rüyalarım bana bir şey getirmeyecek, hayat çok değişik, okuduğum kitaplardaki gibi değil artık. Şu an karnımı doyurmak kadar umursadığım bir şey yok,” dedim. “Tabi ki ama dediğim gibi, ben de bir zamanlar senin gibiydim. Bu zenginliğe, bu ihtişama, insanların başarı diye telakki ettiği bu şeye nasıl ulaştım sanıyorsun,” dedi sıkıntıyla ama samimiyetle. Başımı salladım, “Tahmin edebiliyorum, masumiyetinden şüphe edilmesi gereken bir zenginliğiniz var,” dedim. “Ama bunları düşünmeyin artık, alın ve hayatın tadını çıkarın.” Ve elimdeki defteri uzattım işverenime büyük bir kararlılıkla. Gözleri parladı, hemen uzandı ve aldı elimden defteri. Kalktı yanımdan ve masasına geçti, okumak için sabırsızlanıyor gibiydi. Çekmecesinden bu sefer daha büyük bir zarf çıkardı ve masanın üzerinden sürdü benim olduğum tarafa doğru. Kalktım ve aldım masanın üzerindeki zarfı. Son bir kez gözgöze gelmek istedim işverenimle bilmem neden. Kaçındı o, bilmem neden. “Rüya, rüyalarını satan insanlara tenezzül etmez bir daha,” dedi bana bakmadan. Yine sırıttım, rüyalarını satan insanların tamamının yaptığı gibi, “Bir daha rüya görmeyeceğimi biliyorum,” dedim. “Ama bu para bana yetecek. Sizin gibi zengin ve mutlu bir insan olacağım. Günün birinde rüyalara ihtiyaç duyarsam… sokaklarda rüyalarını satmak durumunda olan benim gibi binlerce genç var. Bulurum bir tanesini. Sorun olmaz…”
Arkamı döndüm, işverenim o sırada benim bakir rüyalarımı okuyarak uzun yıllar önce yitirdiği bir değerin tadına varma çabasına girişmişti bile. Şaşırtıcı değil mi, benim umurumda bile değildi.

 

özgür edebiyat 2008

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir