bir zamanlar samatyada

Bu kadar soğuk bir binada oturabilmeme hayret ediyorlar. Yüzüme bir şey söyleyen yok, hareketlerinden anlıyorum. Bayram sabahları pencerede beklerken -birilerini beklerken değil, pencerede oturur dururum ben- cicili bicili elbiseleri ile görünürler; bir yüzleri vardır ki fena, aman ayakkabımız kirlenmesin, paçamıza bir şey sıçramasın; arabalarının da canı yanıyordur bu sokakta, bozuk sokakların bozuk yollarında. Sırıtıyorlar, eğreti duruyorlar. Memnundurlar, bunda şikayet edilecek bir yan da bulmazlar. Şikayet edilecek yan burası. Binadan içeri girişleri, otomatı arayışları, gözleri alacakaranlıkta görmez, seyrek geldikleri için karanlıkta rahat hareket de edemezler, bu binalar eski, karanlık olur hep, rutubet kokar. O rutubet kokusu…

Merdivenlerden yavaş çıkarlar, hiç bir yere dokunmamaya çalışırlar. Çocuklarına bağırırlar sürekli, şuradan yürü, şuradan tut, oraya dokunma, ses çıkarma; kapıyı vururlar. Bir süre açmam. Birkaç kez daha vururlar. Ağır hareketlerle yürürüm kapıya doğru. “Kim o?” diye seslenirim kapı arkasından. Geleceklerini bilmiyormuş, beklemiyormuş gibi. “Biziz baba, aç dede aç.” Neyse işte. Sonrası güzeldir. Ufaklıklar boynuma sarılır. Bizimkilerle aramızda mesafe var. Gelinler bir âlem zaten. Neyse işte, mutlu olsunlar da. Yeterli değil tabii, her şey mutlu olmak için yapılmaz. Anlatamadım, geçti artık, yollarını çizdiler çoktan. Gücü her şeye yetmiyor insanın, ben bir zamanlar kendime bile şekil verememiş, durgun göldeki küreksiz, sopasız sal gibi ortada kalakalmıştım. Sonra çocuklar… Kolay değil. Öğreniyor insan.

Telefon ettiler geçen gün. Anladım, anneleri zorlamış. İyi kadın, insan tarafı var. Nasılsın baba, bir ihtiyacın var mı? Yok, dedim. Benimle uyuşamıyorlar. Ben onlarla uyuşamadığım için uyuşamıyorlar. Her şeyleri farklı, kafalarına vuruyorum. Hoşlanmıyorlar. Belki sevmiyorlar bile beni. Gücüme gitmiyor. Umudum yok, artık benden bir şey almaları çok zor, imkânsız gibi, yine de gücüme gitmiyor. Belki bu yüzden gücüme gitmiyor. Seçeneğimiz yok ki, değiştiremeyiz artık hiçbir şeyi. “Çocukları,” dedim. “Bir getirseniz…” Geldiler. Beklemiyordum aslında, yarım ağız tamam. Yine anneleri zorlamıştır.

“Nasılsın baba?”

“İyi iyi, sağlık sıhhat, sen nasılsın?”

“Bildiğin gibi, çalışıyorum.”

“Nasılsın diye sorulunca çalışıyorum diye cevap verilmez. Ne yapıyorsun diye sorulunca bile çalışıyorum diye cevap verilmez. İnsansın, çalışacaksın elbet. Ama siz beyinlerinizi çaldırmışsınız. İşiniz hayatınız olmuş, hem de o işi meşguliyet edindiğiniz için bile değil. Size getirileri nedeniyle. Seviyenizi belirlemesi hasebiyle. Sana nasılsın diye sordum ben. Sen bana hala kendine uygun düşecek kefenin parasını biriktirmekle meşgul olduğunu söylüyorsun.”

Belki benimle vakit geçirmek istememeleri normal.

“Burcu nasıl?”

Burcu eşi. Güzel, zeki bir kız, yakışıyorlar birbirlerine ama ikisi de akıllı değil.

“İyi o da. Ne yapsın işte…”

Çalışıyor demek istiyor, dili oraya gidiyor ama diyemiyor.

“Annen nasıl, görüşüyor musunuz?”

Çok sık görüşürler anneleriyle ama benim bilmemi istemezler. Kırılacağımı düşünürler. Çelişkili bir durum. Bir insanın kırılacağını biliyorsan bir eylem sonucunda, o eylemden vazgeçmen mi gerekir, o eylemi o insanı kırmayacak hale getirmen mi gerekir, o eylemi gizlemen mi gerekir? Bizimkiler gizlemeyi tercih ediyor. Zaten vazgeçilmez, insan annesinden vazgeçebilir mi? Ayrıca ben kırılmam da tabii ama onlar anlayamazlar bunu. Kendi değerlerine göre ölçer biçerler, normaldir, kıskanacağımı, benimle az görüşmelerini sorun edeceğimi, hatta belki onları zorlayacağımı düşünürler.

“Ara sıra görüşüyoruz, iyiymiş.”

“İnsan annesiyle ara sıra mı görüşür, sık görüşün biraz.”

İşlerden fırsat bulamıyoruz diyecek ama diyemeyecek. Ben bahaneleri sevmem, hele ki bu bahaneyi hiç sevmem, bilirler. Sonra torunları aldım ben kucağıma, vakit su gibi geçti. Akşama doğru gittiler.

“Annene selam söyle. Ara sıra durup bakıp kendinize, ölçün biçin. Fazla kapılmayın neye kapılmışsanız. Güle güle.”

Gittiler. Benim bu dar, karanlık, eski, izbe, rutubetli evde yapacak o kadar çok işim vardı ki, hemen onlarla ilgilendim. Gece yazdığım yazıyı gazeteye gönderdim. Aslında göndermedim, aldırdım. Postayla yollanmaz, zaman hız zamanı, internetten de hoşlanmıyorum, gazeteyi arıyorum, yazı hazır gelin alın diyorum, gencin birini gönderiyorlar, veriyorum gidiyor. Yeni yazı için aldığım bazı notlar vardı, üç beş ayrı yere dağılmışlardı. Ben dağıtmıştım. Her odada, her odanın her köşesinde defterlerim var. Mesela koltukta oturuyorum ve bir şey düşünüyorum. Not etmem gerek. Kalkıp masaya geçersem ben artık koltukta otururken düşünen adam değilim, olmayacağım. Ama ben o şeyi koltukta otururken düşünüyordum ve bu yüzden o şeyi kâğıda geçirirken yine koltukta olmalıyım. Masadan defter, kâğıt alıp koltuğa geri dönmek var ama bu da yazıya hazırlanmak demek. Ben yazıya hazırlanmaktan hoşlanmam. Aksine yazı beni hazırlıksız yakalamalı diye düşünürüm. Banyoda ne çok defter zayi olmuştur bu yüzden. Onları toparladım, defterleri inceledim, biraz çalıştım üzerlerinde. Arada yemek yaptım. Arada ekmek almaya gittim. Pencerenin pervazından su sızıyordu biraz, birkaç gündür aklımdaydı, onu onardım. Salon penceresi, yağmur yağınca ince ince sızdırıyordu, henüz ciddi bir problem değildi, duvara bile inmiyordu ama yakında o da olurdu. Hallettim gitti.

Gazeteden birisi geldi sonra. Zaten diyeceğim de oydu. Gönderdim deyip geçmiştim az önce. Akşama doğru gidince bizimkiler, evin içinde bir tur attım, sonra gazeteye telefon ettim. Diğer işlere sonra giriştim. Aklımda yoktu, ertesi gün aldırırlar diyordum ama saat on civarı kapı çaldı. Akşam akşam… Neredeyse gece. Genç bir kız. Nasıl şirin, nasıl güzel. Su gibi. Öyle mahcup, duruyor kapı önünde.

“Sen kimsin?”

“Gazeteden geliyorum ben, şey için, yazı için…”

“Bu saatte mi gönderiyorlar. Senin mesain yok mu? Hadi mesain yok, kölesin, hem de gönül rızasıyla kölesin, bunu anladık, peki insanların birer hayatları yok mu? Mesela benim.”

Kıpkırmızı oldu, gak guk bile diyemedi. Ben pişman olmadım, olmam, bu kızın yüzüne sinek konsa, rüzgâr esse yine beni incitir, amacım kırmak değildir. Zaman öyle bir zaman ki insanlar sözden değil tokattan anlıyor. Amacım sarsmak elden geldiğince.

“Gel içeri, durma öyle put gibi.”

Belki üslubum biraz sert. Aslında kötü bir adam değilim, bunu çok iyi biliyorum. Normalde bu saatte asla içeriye giremeyeceğini de biliyordum. İyi bir kıza benziyordu, güzel de olduğu için bu gibi durumlarda kendilerini programlar bunlar. Kapıdan alıp gideceğim, asla içeriye girmeyeceğim, davet edilirsem kibarca gitmem gerektiğini söyleyeceğim falan. Böyle şeyler insanın fiyatını da artırır hem. Ama şaşırmış ve ürkmüş bir halde olduğu için sağlıklı kara verecek değildi. Şuna göre sağlıklı; kendi düşüncesi ve planına göre. Yoksa benim evime girmek sağlıksız bir karar değil, biraz yaşlı ve huysuz bir adam olabilirim ama sadece o kadar. Neyse işte, girdi içeriye. Salona buyur ettim, oldukça çekingendi hissettim, koltuklardan birine ilişti. İlk defa geliyor bu, daha önce görmemiştim.

“Başka birisi gelirdi hep, bir çocuk, neydi adı? Hasan mıydı?”

“Evet efendim. Hasan bey gelirmiş hep. İzinde kendisi. Ben buraya yakın oturuyorum, onun için beni gönderdiler.”

“Nerede oturuyorsun, buraya ne kadar yakın?”

“İki sokak ötede efendim.”

“Demek ailen fakir. Buralarda fakir aileler yaşar genelde. Sana nasıl iş verdi o gazete. Ya güzel olduğun için, ya da çok yetenekli olduğun için. Gerçi muhtemelen çok yeteneklisindir ama onlar seni güzel olduğun için işe almışlardır. Güzel olduğu için işe alınmak bir insanı aptal ve yeteneksiz yapmaz ne de olsa.”

Hangi söylediğime cevap vereceğini şaşırdı. Biraz çok konuşurum ben, daldan dala atlarım. Karşımdakiler hep bocalar bu yüzden.

“Bilemiyorum efendim…”dedi mahcubiyetle. Fena sıkıldı, rahatsız oldu. Bunu pek istemiyordum aslında ama hoşuma gitti. Mahcubiyet güzeldir, mahcup olabilmek, utanabilmek, sıkılabilmek…

“Ben maddi anlamda zenginim aslında ama burada oturuyorum, zenginlikten ve zenginlerden de pek hoşlanmam. Halleri, hareketleri, tavırları hoşuma gitmez. Hayatı algılayış biçimlerini sevmem. Açıkçası hakir görürüm onları. Zengin olabilmek ya da zenginliklerini muhafaza edebilmek için didinip duranları,” dedim.

Neden bahsettiğimi düşünüyor olmalı, bunları ne amaçla söylediğimi. Zamane insanının hastalığı, sohbeti, muhabbeti bilmiyorlar, unutmuşlar. Bir şey anlatılıyorsa, anlatılan bir sebebe, bir amaca dayanmalı onlara göre. Etkilemek, beğenilmek, faydalanmak, falan filan. Paylaşım diye bir şey yok. Sohbet sandıkları şeylerse birkaç plastik kelime öbeği. Kıl, tüy… onun saçı, bunu telefonu, diğerinin sevgilisi. Yazık, o kadar da pırıltılı bakıyorlar ki.

“Ama siz de zengin olmuşsunuz. Kendiniz söylüyorsunuz.”

Aferin sana, hoşuma gitti. Demek dinliyorsun.

“Aileden olabilir pekâlâ,” dedim pişkin bir edayla, benim günahım yok der gibi. Başını salladı, kusura bakmayın yanıldım, haklısınız bakışı yerleşti mahcup yüzüne. Güldüm.

“Ama değil. Zenginliğim aileden değil. Aşktan.”

Kaşları çatıldı. Sıkıntısı dağıldı sanki, soru içeren bir bakış bu, nasıl yani diyor bakışlarıyla.

“Bir gün bir kız gördüm ve hayatım değişti. Sonra ona âşık oldum tabi, hayatım öyle değişti, sadece görmekle kalmadım maalesef.”

Yine güldüm. O da güldü.

“Çay içer misin, kendime çay yapmıştım.”

“Zahmet olmasın efendim, ben dosyayı alıp gideyim. Rahatsız ettim zaten.”

“Zahmet olmazsa hiçbir şey olmaz. Biraz zahmet olmalı. Ayrıca rahatsızlık meselesine girme, ben o lafları senin için değil, seni buraya gönderenler için söyledim. Sen benim muhatabım olamayacak kadar küçüksün.”

Ayağa kalktım bunları söyledikten sonra, o ise oturduğu yerde sindi kaldı.. Mutfaktan alıp geldim demliği

“Çoğu, demliği ocakta bırakıp muhabbete devam eder. Çay sıcak olsun her daim diye. Oysa çay ocakta bırakılmaz. En mükemmel ısıda ocaktan alırsın, içersin. Soğudu mu? Atacaksın. Ya da soğumayacak kadar yapacaksın, ne kadar içebileceksen soğumadan. Sonra gerekiyorsa yeniden demleyeceksin. İnanılır gibi değil, insanlar keyifte bile kolaycılığa kaçıyorlar.”

Ne söylesem başını sallıyor.

“Hasan severdi buraya gelip benden yazı almayı. Konuşurdu da sürekli, yazma merakı var ama yeteneği yok. Kültür seviyesi de düşük. Okuyor ama kültürlü olmak için okuduğundan malumat istifçisi oluyor sadece. Ondan yazar olmaz yani. Keşke olabilse. Biraz yumuşatıp söylüyorum, anlamıyor. Sen gazeteden geldiğini söyleyince herhalde dedim çocuğun canına tak dedi, gelmeyecek artık.”

Yine başını salladı.

“İzinde efendim. O yüzden…”

Çayını doldurup uzattım.

“Bir de…”dedi. Enteresan, kendi iradesiyle bir şeyler söyleyecek. Ben bir şey sormadan.

“Ben kitaplarınızı okudum. Gazetede yazdıklarınız pek ilgimi çekmiyor ama romanlarınızı okudum. Buraya gelmeyi kendim istedim. Ev de yakın olunca… aslında sabah gelmem söylenmişti bana. Bekleyemedim. Bir şey sormalıyım size.”

İlginç, gerçekten garip. Gazetede yazdıklarım ilgisini çekmiyormuş. Felsefe, siyaset, sosyoloji falan filan. Belki üslup nedeniyledir. Değildir, yok. Sorsam mı neden ilgisini çekmiyor diye.

“Sorabilir miyim efendim?”

Kendi zihnimin içinde takılıp onu unuttum.

“Tabi, sor, ne demek, “ dedim. “Cevap vermeye çalışırım.”

“Diken, ilk kitabınızdı değil mi?

Çok basit bir soru olmadı mı? Başımı salladım.

“Kapkaranlıktı. Büyülenmiştim. Çarpılmıştım. Son kitabınız ise geçen sene yayınlandı bildiğim kadarıyla. Zeval. Daha aydınlık. İnsanlar daha mutlu. Ben şey soracaktım… İntihar etmeyeceksiniz, değil mi?

Anlayamadım. Tepki vermedim yine de.

“Benim anladığım o ki, sizin artık umudunuz yok. Siz kati bir yalnızlık içindesiniz. İntihar etmeyeceksiniz değil mi?”

Sonra gitti. Çayını içti, cevap alamadı, biraz eveledim geveledim, yine gel, konuşuruz dedim, gitti.

Böyle geçti günler. İntihar edecek miyim? Düşünmemiş miydim hiç? Yüzüme vuran olmamıştı. Ne cesurmuş. Cahillikten. Bir daha gelmedi.

Sanmam. Ben kendimi öldüremem. Gerekçem yok. Gerekçenin olmaması yeterli mi? Ya yaşamak için… Gerekçe…

Geceleri oturuyorum odamda. Işığı kapatıp. Hiç düşünmezdim, gençliğimden beri böyle yaparım ben. Yağmur yağıyorsa pencereyi açarım battaniyelere sarınıp. Sigara içerdim eskiden ama artık bir o yok. Bıraktım. Doktor bırak dedi. Niye bıraktım bilmiyorum. Sağlığımı önemsediğimden mi, yoksa sigarayı bile önemsemediğimden mi? Bu cümleyi o kızın bana söylediklerinden sonra kuruyorum, bu dikkate değer. Önceleri söyleyemezdim böyle bir şey. Sigarayı bile önemsememek. Aklıma gelmezdi. Umuda yoksunluk. Kendimde fark ettiğim desem… Fark ediverdiğim, birkaç sözle. Hayat garip. Bana bu yaştan, bu tecrübeden sonra hayat garip dedirtebiliyorsa gerekten garip hayat, gerçekten.

Belki bu hallerim nedeniyle ayrılmak istedi benden Nalân Hanım. Yirmi beş senelik evlilikten sonra. “Çok çabaladım ama olmuyor. Olmayacak da. Sen burada, benim yanımda değilsin. Hiç olmadın, hep başka bir yerdeydin. Bekledim, sabrettim ama olmayacak, ben bu yenilgiyle yaşayamıyorum. Hiç zaman yitirmeden…”

Ona hiç kötü davranmadım. Yirmi beş sene içinde hiç kavga etmedik, hiç kötü söz söylemedim ona. Hiç doğum gününü atlamadım. Hiçbir evlilik yıldönümümüzü. “Sana aşığım. Sana aşık olmasaydım eğer bunca yıldan sonra ayrılalım demezdim. Ama sana aşığım ve bu yenilgiyle yaşayamıyorum.”

Neden mukavemet göstermedim? Karşı çıkmadım. Sessizce kabul ettim ve bir hafta bile sürmedi. Senelerce inşa ediyorsun, bir çırpıda çöküyor. Bu evi buldum. Binayı satın aldım, yerleştim. Altı sene oldu. Kapımı çalan yok. Birkaç sanatçı dost, birkaç entel sanat heveslisi dangalak, ara sıra mülakat için gazeteciler, dergiciler. Marketin çırağı, kitapçılarımın elemanları, yayınevinden birkaç gelen giden, bir şeyler getirip götüren. Bayramlarda seyranlarda, bazı özel günlerde ve eğer çağırırsam çocuklar. Kalabalık bir hayat aslında, benim gibi birisinin olduğu düşünülürse.

Bir sonraki hafta gazeteye telefon ettim yine. Hasan geldi. İzinden dönmüş. Biraz konuştuk. Bazı projelerinden bahsetti. Proje olarak fena değillerdi. Ama gerçekleştirme şansı yoktu. Ona önce roman projesi olamayacağını anlatmaya çalıştım. Proje denen şey ne haltsa o şey roman sanatı için kullanılamaz. Mühendis misin sen, bina mı dikiyorsun? Romanın kurgusu olur, konusu olur, çatısı olur. Bir roman taslağım var filan denir, o şey denmez. Anladığını sanmıyorum. Kavramları önemsemiyor. Kavramlar senin için önemli değilse sen bir hiçsindir. Bu kadarını da söyleyemem ya, insan bazı şeyleri kendisi bulmadıkça fayda sağlayamaz ondan. Mesela aşk, sebepsiz yere acı çekebilmeyi öğretir insana. Bunu insanlara söyleyip öğretsek sebepsiz yere acı çekebilirler mi? Neden aşk dedim ben bunca yıl sonra ve neden sızladı içim?

Gitti Hasan, dosyayı alıp. Bir dahaki gelişinde yeni yazılarından örnekler getireceğini söylediğinde ürperdim. Yine sen mi geleceksin Hasan? O küçük kız gelmeyecek demek.

Nalan hanımı çok sık düşünür oldum. Seneler hızlı geçiyor, yirmi beşten otuzdan sonra tutamadım ki yaşlandıkça daha da hızlanıyor. Hiç görmedim onu, altı senedir. Telefonla bile konuşmadık. Çocuklar haber getiriyor ara sıra. İyi diyorlar, şunu yapıyor, bunu yapıyor. İçimde bir sevgi uyanıyor, inceden bir sızıyla beraber. Neden sorgulamadım. Belki sebebini biliyordum, sorgulamaya gerek yoktu bu yüzden. Belki korkuyordum. Belki başka bir şey, belki daha başka bir şey.

Canım sıkılıyordu. Sürekli. İçimde bir acı.

Neden bu rutubet kokulu eve bu denli bağlıyım?

Bir sonraki hafta yine aradım gazeteyi. Yazım hazır, gelin alın. Yine Hasan geldi. Sorsam mı şu küçük kızı? Bana yazılarını getirmiş. Şimdi sohbet edelim, bunları yalnızken okurum. Biliyorsun. Biliyor. Elmayı ısırdın, çürük çıktı. Yemeğe devam eder misin? Bayağı uzun oturdu bu sefer. İki demlik çay içtik. Pek akıllı değil ama ben seviyorum bu çocuğu. Samimiyetinden, içtenliğinden hoşlanıyorum. Nasıl da istekli. Korkuyorum, bir gün karşıma alacağım onu ve diyeceğim ki; yazma oğlum, yazma, sende yetenek yok ama o kadar isteklisin ki, yazamaman bana acı veriyor. Git başka bir yolla boşalt içini, edebiyat bu işe yaramaz. Bu işe yarıyorsa zaten sadece, edebiyat olmaz. Korkuyorum yine ki, Hasan bundan da anlamaz.

“Bir kız vardı sizin orda. Şöyle ufak tefek, güzelce bir şey. Sen yokken o gelmişti bir kere. Ne oldu ona, ne yapıyor?”

Bu da hiç, çalışıyor falan derse indireceğim şaplağı. Bizimkilere öğretemedim ya.

“O mu? Deniz… o öldü hocam, ilaç içmiş. Gazete yazmıştı. Okumadınız mı?”

Geceler daha da uzadı. Gündüzleri uykuyla geçiştiriyorum da geceyi kurtaramıyor uyku. Çocukları çağırdım. Toplanın gelin lan hergeleler, aramasak aklınıza gelmeyecek. Toplanıp gelmişler. Torunları aldım odanın ortasına, yerde güreştik, oynadık, tepindik. Çocuklar oturdu televizyonun karşısına iş konuşup durdular. Gelinler bir mutfakta, bir masada, dır dır dır . Onların muhabbetine hiç aklım ermiyor. Birbirinden bunca alakasız şeyi nereden bulup da sohbet konusu yapabiliyorlar?

Güzel anlar çabuk geçiyor. Sonrası sıkıntı.

Dolaşmaya çıktım gündüzleri. Çabuk yoruluyorum, hemen bir yerlere çökmek istiyorum. Yalnız başıma oturup, insansız, kelimesiz kalmak. Bir taraftan da ürkütüyor bu. Özellikle kelimesizlik. Kelimelerim var benim, sadece onlara sahibim. Onlar elimden alınırsa ne yaparım?

Ne yaptın Deniz? Neden yaptın? Kapkaranlıktı, çünkü ben o kitabı yazarken âşıktım. Tepeden tırnağa acı içindeydim. Ama umut vardı, doğru. Umut aşkın olduğu yerde vardır çünkü. Artık aydınlık. Çünkü artık umudum yok. Umudum olmadığı için, ne aşkı ne acıyı anlatamıyorum. Geriye teknik ve bir de çiçeklerle böcekler kalıyor. Bu da beni öldürüyor. Seni ne öldürdü Deniz? Aşk ve acıyla yoğrulmuş kelimelerin vardı da, onları mı yitirdin sen de?

Çocuk parklarında oturup oynayan çocukları seyrettim. Her şey bu kadar net ve hatları bu derece keskin olsa her şeyin. Ama olmaz, tökezleyeceğiz, düşeceğiz, sürüneceğiz ve kalkacağız. Sigaraya tekrar başlamayı bile düşündüm. Saçma geldi. Anladım ki sağlığımı önemsiyor değilmişim, aksine sigarayı bile önemsemiyormuşum artık. Bir şeylerin belirginlik kazanması, anlaşılması bile mutlu etti beni.

Evde yapılışı uzun süren yemeklere giriştim bir süre. Mantı açtım mesela. Küçük parçalara ayırdım, sonra içlerini doldurdum her bir parçanın. İşin her evresinde kızdım insanlara. Keyfi severdim ve önemserdim ama abartılıydı. İnsan bir öğün yemek için bu kadar emek harcamamalı. Sadece kendisi için bu kadar zamanı heba etmemeli. Benim için sorun değildi, kendime fazla gelen zamanlarım vardı. Bugün, yarın, sonraki gün… içini neyle dolduracağımı bilemediğim zamanlarım.

Gazeteyi aradım. Bir daha yazı göndermeyeceğimi, anlaşmayı fes etmek için gerekli belgeleri göndermelerini istedim. Uğraştırdılar beni. “Başka bir gazeteyle mi görüşüyorsunuz? Sorun olmaz, gelin, konuşalım, hallederiz, bu kadar zaman birlikte çalıştık.” Birlikte hiç çalışmadık. Siz orada çalıştınız, ben burada hayata tutunma çabası verdim. Kendi gazetelerinde yazdıklarımı bile hiç okumadıkları nasıl belliydi. “O halde son bir röportaj yapalım sizinle, ne dersiniz?”

Ara sıra, o da kıramadığım insanlara mülakat verirdim. Aslında saçma bulurum, özellikle sanatçılarla yapılan mülakatları. Okumak yahut izlemek keyiflidir özellikle bir yazarı, ama yazdığı eseri insanın kendi zihninde iyice sindirebilmesi için yazarını hiç tanımaması gerekir diye düşünürüm. O halde Hasan’ı gönderin. Nasıl olur efendim, o bizim dış postamız, muhabir değil ki…

Dış posta. Oysa benim yerime Hasan yazar olmalıydı. Ben edebiyatı değil, onu istiyordum, edebiyat bir araçtı. Belki kalbin bir kılıfıydı. Dış posta. Çaresizlikten belki, kabul ettiler. Hasan geldi. Heyecanlıydı.

“ Soru hazırladın mı?”

“Evet hocam, hazır,”

“Şöyle bir göz atabilir miyim başlamadan önce?”

“Tabi hocam, ne demek, buyurun.”

Elindeki kâğıtları aldım, biraz okudum, biraz bakar gibi yaptım.

“Saçma “ dedim. “Ben bu sorulara cevap vermem, bunları sen hazırlamamışsın.” Ne diyeceğini şaşırdı.

“Bana aklına geleni sor Hasan.”

Bir sürü soru yöneltti. Hiç birisi Deniz’in sorusuna yaklaşamadı bile. O soruya cevap vermezdim zaten, yine cevabı yok derdim, yahut terslerdim. Yapar mıydım gerçekten? Emin değilim aslında. Nasıl başladınız yazmaya? Onlarca kez soruldu bana. Belki her seferinde farklı bir cevabım oldu. Bazen bunu bile cevap olarak kullandım. “Nasıl başladığımı bilmiyorum, bu soruya o yüzden o kadar farklı cevaplar verdim ki…” kaçında doğruyu söyledim?

Bir arka mahalleydi. Dar sokaklar, parke taşlı yollar. Bir kız gördüm Deniz. Neden yaptın? O kadar gençtin ki, önünde nasıl bir yol olduğunu nereden bildin? Her şeye rağmen yanlıştı seçimin mi demeliyim. Bu cümleyi kurarak hayatıma değer atfetmiş mi olacağım? Yetecek mi?

Küçük elleri vardı, uzun bir boynu vardı. Beni kendisine âşık edecek bunlar gibi nice özellikleri vardı. Ben zaten gördüğümle kalmadım onu o arka mahallenin dar sokaklarından birindeki izbe evde. Âşık da oldum, haddimeymiş gibi. Gençtim, senin kadar belki, toydum. Hiçbir şey bilmiyordum, dünyadan haberim yoktu. Her şey benim kalbimin ve hislerimin etrafında döner sanıyordum. Dönmedi. Beni sevmedi. Ne acı bir kelime. Bu yaşta bile dillendirince ölesi geliyor insanın. Kusacak gibi oluyorum. Beni sevmedi. Beni sevmedi. Ben onu anlattım, içimi anlattım, beni görsün, sevsin diye. Beni zengin kıldılar onu anlattığım kelimeler sebebiyle. Sevmedim zenginliği. Daha çok kelime, daha çok acı, daha çok umut. Umut ettikçe derinleşen acı. Ne kadar uğraştım, çabaladım, didindim, hayat bana çabaların karşılığı olarak hep istemediklerimi verdi.

Sonra kaçtım. Gömdüm aşkı ve kaçtım. Sonuna kadar kaçabilirim sandım. Bir kez kaçarsam ortadan kaybolurum, beni asla yakalayamazlar sandım. Ama olmadı. Nalân hanım bana; “Burada, yanımda değilsin,” dedi çünkü. Ona hiç kötü söz etmememin nedeni kaçıyor olmamdı çünkü. Hala o küçük evdeki o küçük elleri olan kızı sevdiğimi anlamasınlar diye her doğum gününü, her yıldönümümüzü hatırlamam ve onu hediyelere boğmamdı çünkü. Hayatım bir yenilginin sürecinden ibaretti çünkü. Nasıl anladın? Benim kendimden bile sakladığım her şeyi beni tanımadan nasıl aldın kelimelerin arasından? Ben o kadar iyi bir yazar mıydım? Yoksa o kadar iyi bir yazar olan sen miydin? Peki neden yaptın, umudun vardı da acısına mı dayanamadın kalbinde ne varsa. Yoksa umudun yoktu da sadece bir zar mı attın?

Yalnızlık…

Ölüm…

Aralarında hiç fark yoksa…

Ve birisi diğerinden daha çok acı veriyorsa…

Son sorusunu yöneltti Hasan.

“Şimdiki planınız ne?”

“Ölmek, “ dedim.

“Anlayamadım.”

Ben de anlayamadım. Ama anlamaya yetecek kadar uzun bir hayatımızın da olduğunu sanmıyorum.

“Basit,” dedim. “Artık yazmıyorum. Küçük bir evim var ve oldukça yaşlıyım. Huzur içinde ölmeyi planlıyorum. Yapacak başka bir işim yok.”

Güldü uzun uzun.

“İntihar edeceksiniz sandım hocam,” dedi, kayıt cihazını kapatarak. Ben de güldüm. Bu yaşta mı? Artık çok geç. Cihazı tekrar açtı.

“Her şey için çok teşekkür ediyoruz efendim. Son bir şey söylemek ister misiniz?”

Duraksadım bir süre ve baktım yüzüne, genç adamın.

“Aşk,” dedim. “Parke taşlı bir yola bakan küçük ve izbe bir evde duyduğumuz keskin bir rutubet kokusundan ibarettir belki. Ne dersin genç adam?”

Kimsenin bir şey anlamayacağından emin olduğumuz için konuşuruz bazen. Nasıl olsa bitmiştir hikaye, ömür, adı her neyse…

3 thoughts on “bir zamanlar samatyada

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir